3 Nisan 2010 Cumartesi

A. Jaulin - Nietzsche (1844-1900) ve Presokratikler

Nietzsche bazen “presokratikler” terimini bazen de “preplatonisyenler” terimini kullanıyor. İsimlendirmedeki bu farklılık, dönemleştirmedeki bir kaymayla kendisini gösteren değerlendirme ve kriter değişikliğine işaret ediyor. Tragedyanın Doğuşu’nda[1] (1872), Sokrates önemli bir kopuş noktası olarak değerlendirilirken, Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe’de[2] (1873), presokratiklerle birleştiriliyor ve diğer presokratiklerle birlikte “preplatonisyenler” şeklinde isimlendirilecek bir toplam içine yerleştiriliyor: burada da kopuşu temsil eden isim Platon oluyor. Nietzscheci bölümleme kuşkusuz tarihsel değil, tematik veya felsefi bir bölümlemedir ve bu haliyle de değişik tartışmalara açık bir dizi sorunla ilişkilidir. Ayrıca, Nietzsche bir filologdur, ama, göreceğimiz gibi, kendi disiplini içinde sınıflandırılamayacak bir filologdur. Öyle ki “presokratikler” veya “preplatonisyenler” terimleri Nietzsche için yalnızca filozoflara değil aynı zamanda trajediye, lirik şairlere, Homeros’a, diyalektik öncesi kültürel geleneğin tamamına gönderme yapar. Bu noktaya en açık biçimde işaret eden durum, Nietzsche’nin toplu eserleri için eleştirel bir baskı[3] hazırlayan editörlerden G. Colli’nin çalışmalarından biridir: G. Colli’nin, Yunan Bilgeliği[4] (La sagesse grecque) adını verdiği ve açıkça Nietzscheci bir yorumlayıcı çizgiye oturttuğu çalışmasındaki ilk tanıklıklar Dionysos, Apollon, Orfeus ve Musalar hakkındadır. Yani Colli için de presokratikler, ileride felsefe haline gelecek olan şeye indirgenemeyecek bir bilgeliği temsil ederler.

Ayrıca, ilk eseri Tragedyanın Doğuşu’nda[5] Nietzsche, Yunanlıları çalışma konusu olarak aldığında, aslında öncelikle kendi çağdaşlarına sesleniyordu. Bu metin Richard Wagner’e ithaf edilmiştir. Wagner için yazılan ithaf yazısı bu kitabın kaleme alınmasına yol açan projeyi şu şekilde açıklar:

“Bu çalışmaya, vatanseverlik duygusunun yurdu sardığı bu döneme özgü estetik bir oyalanma veya kahramanlık duygusunun zafer ilan ettiği bu döneme [Prusya 1870’te Fransa’yı yenmişti] has boş bir oyun gözüyle bakmak hata olur. Böyle düşünenler bu çalışmayı gerçekten okurlarsa, burada hakiki ve ağır bir Alman sorunuyla, ülkemizin umutlarının merkezi ve ekseni kıldığımız bir sorunla ilgileniyor olduğumuzu gördüklerinde şaşıracaklardır. Veyahut aynı kişiler estetik bir problemle böylesi bir ciddiyetle ilgilendiğimizi görmekten gocunacaklardır, zira bu insanların gözünde sanat yaşamın tali eğlencelerinden biri seviyesindedir, “varoluşun ağırlığı”nın kolayca bir kenara itebileceği ıvır zıvırdır. Sanki biz “varoluşun ağırlığı”nın ne olduğundan bihabermişiz gibi… Bu ciddi şahsiyetler bilsin ki, ben sanatı bu yaşamın en yüksek uğraşı ve gerçek metafizik etkinlik olarak kabul ediyorum; aynen bu yolda asil izini takip ettiğim ve bu çalışmayı kendisine adadığım insan gibi.”[6]

“Hakiki ve ağır bir Alman problemine” bu şekilde bağlanmış olan presokratik “bilgeler”e yapılan gönderme, konusunu açıkça bu presokratiklerin teşkil ettiği metinlerin sınırlarını aşacak ve daha sonra yazılacak olan İnsanca, Pek İnsanca ve Böyle Buyurdu Zerdüşt kitaplarında da yerini bulacaktır. Bu ilk eserinde dile getirilen sorular, Nietzsche’nin düşüncesini bir daha terk etmeyecektir; lakin bazı kayda değer değişikliklere de uğrayacaklardır: örneğin, Tragedyanın Doğuşu’nun 1886’daki ikinci baskısında (alt başlığı "Helen olmak ve Kötümserlik") Wagner’e yapılan atıf çıkartılmış ve onun yerini bir "Özeleştiri Denemesi" almıştır. Ayrıca Dionysos teması da filozofun bütün üretimlerinde yerini bulacak bir temadır (aslında Nietzsche ne filolog ne filozof unvanını üstlenir; onun kendisine uygun gördüğü unvan “psikolog”dur). Kısacası, Nietzsche için, Yunan dünyasına yapılan gönderme, çağdaşı olduğu Alman kültürünü sorgulamanın bir aracıdır. Sokrates ile Presokratikler arasındaki açıklık, Nietzsche, Schopenhauer ve Wagner ile klasik bir helenizm imajı öne süren filologlar da dahil olmak üzere Alman üniversite kültürünün savunucuları arasındaki açıklığın gayet yerinde bir temsili olarak görülebilir.

Bu ilk denemesindeki birçok tema varlıklarını Nietzsche’nin son eserlerine kadar hissettireceklerse de, ben bugünkü konuşmamızı, konu olarak Sokrates veya Platon öncesi düşünürleri ele alan 1872-1873 yıllarının metinleriyle sınırlandıracağım. Fakat aynı dönemden başka yazılara da göndermeler yapacağım. Bu dönem dışından yalnızca 1886 tarihli Özeleştiri Denemesi’ne değineceğim.

Açıkça göreceğiz ki Nietzsche’nin düşüncesinde presokratikler ile iki Alman, yani Wagner ve Schopenhauer, birbirlerinden ayrılamazlar. Bu figürler, biri daha çok varoluşsal olan diğeri ise daha ziyade kültürel olan iki problemin irdelenmesi noktasında birleşirler: sanat ile “varoluşun ağırlığı” arasındaki ilişki, kültür üzerine, “eğitimli kişiler”le “dar kafalılar”ın ittifakının ortaya serildiği eğitim kurumlarının statüsü üzerine[7] ve bu kültür durumunu üreten uygarlığın doğası üzerine bir sorgulamaya kapı açar. Schopenhauer’e yapılan bir referans, Eski Yunan’a başvurmak suretiyle aranan şeyin felsefeye uygun bir kültür biçimi olduğunu gösterir:

“Filozof oradadır – ona uygun olan kültürü arayın! Ve böyle bir filozofun seviyesindeki kültürün ne türden bir kültür olması gerektiğini sezinleyebilir hale geldiğinizde, bu sezgi sayesinde hem kendi kültürünüzün bütünü hem de bizzat kendiniz üzerine hükmünüzü vermiş olacaksınız zaten”[8]

Lakin, presokratik dönemdeki baskın değer olarak sanatın mı bilimin mi betimlendiğine göre vurguda değişiklikler olabiliyor. Göreceğimiz gibi, Nietzsche Wagner’e atfettiği öneme göre bu ikisinden birini savunur. Bir müzisyen olan Wagner’e ithaf edilen Tragedyanın Doğuşu’nda bilime karşı müzik ve sanat ön plana konuluyor. Ama aynı dönemde kaleme alınan ve Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe’nin yazımıyla sonuçlanacak paralel çalışmalarda ise yönelim farklıdır: burada pozitif değer bilim, özellikle de fiziktir; bilim mite ve etiğe karşıttır. Sokrates’in yapılan bölümlemeye göre yer değiştirmesinin ve kategorizasyondaki değişikliğin sebebi yorumlama çerçevesindeki bu değişiklik midir? Zira bu değişiklikle birlikte söz konusu olan artık presokratikler değil preplatonisyenlerdir. Şüphesiz böyledir; ama her iki durumda da, söz konusu edilen “bilgeler”, yalnızca “ideal” kültür dünyasının tipik örnekleridirler.

İlk önce, Tragedyanın Doğuşu’nun sorunsalını sunacağım; ikinci olarak ise, kısaca 1886’daki Özeleştiri’ye değinerek, Tragedyanın Doğuşu ile Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe arasında gerçekleşen değişimi izah edeceğim.

I. Müziğin Ruhundan Hareketle Tragedyanın Doğuşu

Şematik olarak özetlenecek olursa, Tragedyanın Doğuşu’nun teması, iki seriyi terim terime karşıtlaştırır: Sokrates’e karşı Dionysos; iyimserliğe karşı kötümserlik; bilime karşı sanat; rasyonel bilgiye karşı içgüdü; çöküşe karşı bütünlük; kısırlığa karşı doğurganlık.

Bu şematik özeti Sokrates’e yapılan göndermelerle zenginleştirebiliriz. Böylece Sokrates’in rolünü ve kendisinden öncekilerle arasındaki karşıtlığı da anlayabiliriz. Sokrates, ilk önce, esin kaynağı o güne dek Dionysos olagelmiş trajedi ruhunun mezarını kazan ilk kişi olarak değerlendirilen Euripides ile ilişkilendirilmiştir. Euripides sofistlerin öğrencisi olarak görülüyordu, Sokrates de bu durumda, Aristofanes’in temsiline uygun biçimde, “sofistlerin ilki ve en büyüğü”[9] olur:

“Dionysos, kendisini Euripides’in ağzından ifade eden bir daimon tarafından çoktan trajedi sahnesinden kovulmuştu. Bir anlamda, Euripides’in kendisi bir maskeden başka bir şey değildi: onun ağzından konuşan tanrı Dionysos olmadığı gibi Apollon da değildi; Sokrates adında yepyeni bir daimondu. Yeni husumet şudur: Dionysos’a karşı Sokrates; ve yunan trajedisi burada yok olur.”[10]

Euripides’in ne dionysosçu ne de apolloncu olduğuna dikkat edelim. Sokrates, Dionysos’un karşısında ise de, apolloncu da değildir. Euripides, Platon’un İon diyalogunda tasvir edilen yeni tür ozanlardandır: kederli bir şey söylediğinde gözleri yaşla dolar; ürkünç bir şey ise söz konusu olan, saçları diken diken olur: “planını sokratesçi bir düşünür olarak tasarlar ve ihtiraslı bir aktör olarak sahneye koyar.” Euripides aynı anda hem Apollon’un hem de Dionysos’un alanlarını ıskalar; o, yeni araçları işe koşmuştur:

“Bu araçlar, Apolloncu tefekkürün yerine soğuk ve paradoksal düşünceler, Dionysoscu coşkuların yerine de ateşli ihtiraslardır: muazzam bir gerçekçilik ile taklit edilmiş ama sanatın incelikli alanından pay almamış düşünce ve ihtiraslardır bunlar. Euripides’in, dramı yalnızca apolloncu unsur üzerine kurmakta başarısız olduğunu ve dionysosçu olmayan eğiliminin de doğalcı ve sanata karşıt bir yola saptığını ortaya koyduysak, şimdi estetik sokratesçiliğin esasının ne olduğunu da görebiliriz: estetik sokratesçiliğin en yüksek yasası şudur : ‘Bir eser ancak akla itaat ettiğinde güzeldir’”[11]

Nietzsche bunu açıkça böyle söylemese de, Euripides trajik ruhun sonunu işaret eder çünkü o “bireyselleşme ilkesi”ni ön plana çıkarmıştır: yani “apolloncu tefekkür” yerine “düşünceler”; dionysosçu coşku yerine “ihtiraslar” ön plandadır. Nietzsche’nin Euripides hakkında açıkça söylediği şey ise, “aşırı şişmiş eleştirel ruha” ve “patavatsız rasyonalizme” teslim olduğudur. Bu rasyonalizm, son trajedi yazarının da “her şeyden önce aklıselimi yaydığı” anlamına gelir. Aslında, Sokrates, aşırı rasyonel olmakla eleştirilen tek isim değildir. Anaksagoras da Anlak’ı (Noùs) her şeyin kökenine yerleştiren tezi dolayısıyla hedeftedir. Anaksagoras’ın “sarhoş adamlar arasındaki ilk ayık”[12] şeklinde karakterize edilmesi Aristoteles’in, Metafizik eserinin A kitabındaki doksografide[13] Anaksagoras hakkında söylediklerinin bir yorumudur. Nietzsche’nin değerlendirme kriteri ise sanat anlayışı ile ilgilidir: estetik sokratesçilik ile birlikte eski trajedi yok olmuştur. Sofistik, trajedinin ölümüdür.

O halde Sokrates, aklıselim bilginin temsilcisidir. Nietzsche’nin bu noktayla ilgili verdiği örnek, Sokrates’in, meşhur, bilgiden yoksun olduğunu söylediği cümledir: “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir”. Sokrates’in bir şeyler bildiği düşünülen yurttaşlarını nasıl sınava tabii tuttuğunu ve sonunda hiçbir şey bilmediklerini kabul edecek noktaya getirdiğini biliyoruz: bu pratik, aslında, “yalnızca içgüdüyle” çalışan bilginin öldürülmesi demektir. Sokrates, Nietzsche’yi “akıl karışıklığına” sürükler: “tek başına bütün bir yunan ruhunu yadsımaya cesaret eden adamdır, ki bu ruhun adı Homeros’tur, Pindaros ve Aiskhyleos’tur, Phidias, Perikles, Pythie ve Dionysos’tur: nihai derinlik ve en yüce yükseklik”; ancak buna rağmen Sokrates “şaşkın hürmetimizi” de kazanmayı bilmiştir. Aslında, Sokrates içgüdüyle çalışan bilgiyi ölüme sürükleyerek, bütün ayak bağlarından kurtulmuş mantık itkisinin gücünü gösterir. Sokrates’in, davranışlarını açıklamak için başvurduğu meşhur “daimon”u “her zaman caydırıcıdır”: Sokrates ile birlikte içgüdünün kendisi eleştiri haline gelmiş ve mantık itkisi de bir içgüdünün gücünü kazanmıştır. “Sokrates fenomeni”nin anlamı teorik insanın trajik insanın yerine geçmesidir; “Sokrates’in etkisi altında genç trajik şair Platon şiirlerini yakmaya başlayacaktır”[14]. Böylece, Sokrates ile, “şiir, diyalektik felsefenin karşısında, yüzyıllarca felsefenin tanrıbilim karşısında tuttuğu yeri tutacaktır: hizmetçi rütbesi.”[15]

Ancak felsefi düşüncenin bu işleyiş şekli sanatın geri alınmasından başka bir şey değildir. Platon da “reddettiği sanat biçimlerine yakinen bağlı bir sanat biçimi geliştirmek”[16] zorunda kalmıştı: Platon eski sanatı görünüşleri taklit etmekle suçluyordu; bunun yerine kendisi İdea’nın taklidini koydu. Felsefi düşüncenin işleyişi basit bir mekanizma olmaktan çok uzaktır çünkü felsefenin yaptığı, yalnızca yönelimini ve değerini değiştirdiği değişmez güçleri geri almaktır. Platon’un, daha yüksek bir gerçeklik olarak İdea’yı görünüş addettiği gerçekliğin yerine geçirmekle yaptığı şey tam olarak budur; öyle ki sonuç muğlak ve belki de geri çevrilebilirdir:

“Bu eserlerde, felsefi düşünce, sanatı diyalektik ağacının gövdesine musallat olmuş arsız bir bitkisel yaşam formu olarak geri alır. Apolloncu eğilim, mantıksal şematizmin altına gizlenmiştir: benzer bir şeyi Euripides’te görmüştük. Euripides’te buna, dionysosçu olanın doğalcı ihtiraslara dönüşmesi ekleniyordu. Platoncu dramanın kahramanı olan Sokrates, eylemlerini argüman ve karşı-argümanlarla meşrulaştırmak zorunda olan ve böyle yaptığı için de çoğu zaman bizim trajik şefkatimize mazhar olma şansını tehlikeye sokan Euripides kahramanlarıyla akrabalık içindedir. Çünkü diyalektiğin, her akıl yürütmedeki zaferiyle övünen ve ancak bilincin soğuk ışığında nefes alabilen iyimser bir unsur barındırdığını kim reddedebilir ki?”[17]

Sokratesçi tiyatro iyimserdir ve yunan trajedisinin anti-dionysosçu evrimini hızlandırmaya katkıda bulunur: diyalektik anti-müziktir. Bu çıkarımın gerekçesini anlayabilmek için şu noktayı bilmemiz gerekir: Schopenhauer’i takip eden Nietzsche’ye göre plastik sanatların esası apolloncudur, oysa müzik dionysosçudur ve “ bütün sanatlardan farklıdır çünkü müzik bu sanatlar gibi görünür dünyanın bir imgesi değil istencin kendisinin bir imgesidir”[18]. Aslında, Schopenhauer’in İstenç ve Temsil Olarak Dünya adlı kitabının başlığındaki bölümlemeyi takiben, Nietzsche Apollon’u temsilin dünyasıyla ilişkilendirir. Apollon bir tür “Maya örtüsü” rolü oynar ve görünüşün tatlı ve güvenli aldatmacasında bireyselleşme ilkesini över. Oysa Dionysos bireyin özneliğini, mistik bir coşku içinde evrenin bütünüyle hemhal olma noktasına dek fesheder. Yani, teorik insan, diyalektiğin bu müzik karşıtı mantığı uyarınca kendini inşa edecektir; lakin – ve işin muğlak yanı da buradadır - “müzisyen bir Sokrates” hayal etmek de imkansız değildir. Nasıl olduğunu göreceğiz.

O halde Sokrates’in modeli olduğu, teorik insan nedir? Teorik insan, sanatçı gibi, örtüleri düşürmekten büyük zevk alır, ama her şeyden evvel içeriği şu şekilde tarif edilebilecek bir aldanmanın vücuda gelmiş halidir:

“düşünce, nedenselliğe dayanarak, varlığın kökenine dek nüfuz edebilir; yalnızca varlığı bilmekle kalmaz aynı zamanda onu düzeltir. Bu yüce metafizik aldanma bir içgüdü gibi bilime ortak olur ve bilimi, artık sanata dönüşünceye dek sınırlarına sürükler. Bu mekanizmanın amacı işte budur.”[19]

Teorik insanın teorik iyimserliğinin en görkemli örneğini, Platon’un Phaidon diyalogunda özenle sahnelenmiş, “ölmekte olan Sokrates imgesi” verir: burada Sokrates, “yalnızca yaşamayı değil, dahası, bilginin bu içgüdüsüne uygun biçimde ölmeyi de bilmiş ilk insan” olarak ortaya çıkar. Sokrates üzerinden hedefe alınan şey aslında teorik insanın “alexandrin biçimi”dir[20] ki “bütün bir modern dünya bunun ağına takılmıştır”[21]. Nietzsche teorik insan ile trajik insan arasındaki karşıtlığın kendisi için güncel bir anlamı olduğunu ve arzuladığı şeyin de trajik insanın dönüşü olduğunu asla gizlemez. Eğer bilim, “güçlü aldanması tarafından kışkırtılmış halde durmaksızın sınırlarına koşuyorsa ve bu sınırlar karşısında mantığın esasındaki gizli iyimserlik kırılıyorsa”, aynı bilimin “sanata çare” talep edebileceğini tahayyül edebilir ve “müzisyen bir Sokrates” hayal edebiliriz.

O halde “Dionysos’a karşı Sokrates”, bilimin sanata karşıtlığının ve sanat karşısındaki zaferinin ismidir. “Müzisyen Sokrates” ise, kendi sınırlarını tanıyacak bir bilime ilaç olarak sanatın geri dönüşü rüyasının adıdır. Az evvel söylediğimiz gibi, buradaki mesele, Nietzsche için, yaşadığı dönemi ilgilendiren güncel bir meseledir. Sanat üzerinden Nietzsche özellikle yunan dünyasına ilişkin “alexandrin” bir portre çizen tarih bilimini hedef alır. Nietzsche’nin yıkmak istediği yunan dünyası imajı budur. “Antik yunanı soluk pembe dinginliği içinde” resmeden bu imajı yıkmak ise, “estetik sokratesçiliğin” iyimserliği ile bu imajı başlatan ilk kişi olan Sokrates’ten beriye gelmeyi, yani presokratiklere doğru, “trajedinin doğuşu ile, Gizemleri, Pitagor’u, Herakleitos’u ile” 6. yy.’a doğru gitmeyi gerektirir: “bu büyük çağın eserleri asla bu bunak ve bayağı dinginlikten çıkamazdı; oysa bu dönemin eserlerinin her biri kendi tarzında başka bir düşünceyi yansıtır”[22]. O halde mesele, bir tür Yunan dünyası imajını bir diğeriyle karşıtlaştırmaktır: Sokrates’ten türemiş olan alexandrin Yunanistan’a karşı trajedinin ve presokratiklerin Yunanistan’ını çıkarmak. Açıkçası, kendisinden beğeni ile bahsedilen tek presokratik filozof Herakleitos’tur. Burada Apollon ile Dionysos karşıtlığı sorununu ilgilendiren bir zorunluluk söz konusudur. Nietzsche bunu şöyle tarif ediyor: Herakleitos’a atfettiğimiz evrensel hareketlilik düşüncesi (panta rhei [her şey akış halindedir]), bütün sabit bireysellik formlarını çözer. Herakleitosçu hareketlilik, aldanmanın örtüsünü çözer ve dionysosçu çözülmeyi ifade eder; trajik kötümserliğin gerçek ifadesidir:

“Yalancılar ve ikiyüzlüler Alman müziği karşında dikkatli olsunlar; bu müzik, uygarlığımızın bağrındaki bu saf ve saflaştırıcı Ateştir, ki Efesli büyük Herakleitos’un öğretisine göre her şey, bu ateşin dışına ve bu ateşe doğru çifte bir yörüngeyle hareket eder. Bir gün gelecek ki kültür dediğimiz, entelektüel formasyon, uygarlık dediğimiz her şey hatasız yargıç Dionysos’un huzurunda arz-ı endam etmek zorunda kalacak”[23]

Yani Herakleitos adı dionysosçu olgunun düşünürü olarak zikredilmektedir. Dionysosçu bu olgu, “bize, bireysellik dünyasının ortaya çıkışını ve yıkımını en temel neşenin boşalımı olarak ifşa eder durmaksızın. Böylece Kasvetli Herakleitos, Kosmos’u yaratan enerjiyi, oynarken taşları bir araya toplayarak bir yığın yapan sonra da bunları dağıtıveren bir çocukla karşılaştırır”[24] Burada söz konusu olan elbette DK B 52 numaralı fragmandır. Bu fragman hakkında farklı yorumlar vardır ama söyle çevrilebilir: “Hayat zar (ya da trik-trak) atan bir çocuktur: krallık bir çocuğa aittir”[25]. Böylece Herakleitos, çocuk Dionysos’un krallığını ilan eder.

O halde Tragedyanın Doğuşu, “müziğin ruhundan hareketle” düşünülmüştür (başlığın kısaltılmış haliyle bunu göremiyoruz). Müziğin ruhu da, Schopenhauer’i takiben, istencin ifadesi ve bireyselleşmeye bağlı bir aldanma olan temsilin olumsuzlanması şeklinde anlaşılmıştır. Dionysosçu olana değer atfedilmesi de buradan geliyor. Kitabın felsefi anlamı budur ve bu yönelim Wagner’i gayet memnun etmiştir. Ama Nietzsche, daha genel ve kültürel bir anlamda, Sokrates ile ondan önce gelenler arasındaki karşıtlığı Eski Yunan’a ilişkin “klasik” imajı bozmak ve trajik ve dionysosçu modele dayanan bir başka Yunan imgesi kurmak için kullanır. Kitabın yayımlanmasıyla başlayan zengin filolojik tartışmaya bakacak olursak, Nietzsche’nin bu noktada amacına ulaştığını söyleyebiliriz[26].

II. Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe ve Platon-öncesi Filozoflar

Bu ikinci eserin konularına geçmeden önce, iki noktayı bilmek gerekiyor. Bunlardan ilki daha az önemli sayılabilir çünkü burada Nietzsche’nin düşüncelerinde bir gelişimin gerçekleşmiş olduğunu var sayabiliriz, ki bu varsayım da bir tür entelektüel konfor sağlıyor. Bu ilk nokta şudur: Nietzsche ilk eserini, Richard Wagner’e İthaf yazısını çıkarıp onun yerine Özeleştiri Denemesi’ni koyacağı 1886 yılındaki ikinci baskısında sert bir biçimde eleştirecektir. Kitap “zamanın elitleri”nin “süzgecinden geçme”de başarısız olduğundan değil; bilakis, kitap, “kendisi ile bir tür diyalog içinde olduğu sanatçının, Richard Wagner’in” takdirini kazanmıştı; ama yine de:

“Her ne kadar ilk kez bu gözüpek kitabın yüzleştiği problemden yani bilgiyi sanatçının açısından sanatı da yaşam açısından irdelemek sorusundan sapmamış [olsam da], bu [kitabın] beni şu anda ne derece rahatsız ettiğini, on altı yılın ardından bana ne derece yabancı hale geldiğini, saklamam çok zor. Tekrar söylüyorum: bu kitap benim için imkansız bir kitap, kötü yazılmış, hantal, sıkıntı verici, imgelere aşırı düşkün, duygusal, tatsız olacak kadar yavan, ritmi düzensiz, mantıksal kesinliği önemsemeyen bir kitap haline geldi. Fikirlerinden aşırı emin bir yazarın ve bu yüzden de fikirleri için kanıtlar göstermeyi hor gören hatta kanıt göstermenin uygunsuz olduğunu düşünen bir yazarın kitabı…”[27]

Bilmemiz gereken ikinci noktaysa şu: bu “mantıksal kesinlik” kaygısı Nietzsche’de yeni değildir ve Tragedyanın Doğuşu’nu yayımladığı yıllarda (1871), Nietzsche, Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe başlığı altında yayımlanacak olan eserinin içeriğini oluşturan dersler veriyordu. Bu derslerin içeriği Tragedyanın Doğuşu’ndan hayli farklıydı; sanki Nietzsche, aynı anda, aynı yazarlar hakkında, farklı perspektiflerden, paralel iki eser kaleme alıyor gibiydi. Aslında, Platon öncesi düşünürler üzerine olan ders 1869-70 döneminde duyurulmuş, 1872 yılının yaz döneminde verilmiş ve 1873 yazında da yeniden verilmişti. 1875 yılının kış döneminde de Demokritos üzerine bir seminer verilmişti.

Bu noktada metinlerin baskıları hakkında belirtilmesi gereken bir husus var: aslında Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe, Bütün Eserleri[28] bünyesinde yayımlanmamış olan Filolojik Yazılar’da bütününü bulduğumuz Platon-öncesi Filozoflar derslerinin yalnızca bir bölümüdür. Bu metnin Weimar’da bulunan Goethe-Schiller arşivindeki el yazmaları temel alınarak hazırlanmış Fransızca çevirisinde[29], Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe’nin, Anaksagoras ile son bulan eserin henüz tamamlanmamış üçüncü yazımı olduğu söyleniyor (Empedokles, Leukippos, Demokritos, Pitagorisyenler ve Sokrates bu metinde yoktur). Metin, Nietzsche’nin, Erwin Rohde ile, 1873 Paskalyası için Bayreuth’ta ziyaret ettiği Richard ve Cosima Wagner’e okumak üzere yanında götürdüğü el yazmasıdır. P. D’Iorio’ya göre, “Ustanın tepkisi daha ziyade soğuktu. İki yıl evvel trajedi üzerine olan kitaba gösterdiği sıcak, hatta coşkulu tepkiyle karşılaştırıldığında soğuktu. […] Wagner, şüphesiz, Tragedyanın Doğuşu’ndaki “müzisyen Sokrates”i, mitin bilim sayesinde gerçekleşen kademeli özgürleşmesine tercih ediyordu: yani sınırlarına ulaşan ve sanata dönüşme zorunluluğunu kabul eden bilimi tercih ediyordu. Usta, platon-öncesi filozoflar hakkındaki bu düşüncelerin (orijinal hallerini bilmese bile) öğrencisini, Bayreuth kültürüyle uyuşmayacak bir yöne soktuğunu anladı.”[30] Nietzsche’nin biyografisini kaleme alan yazarlardan birinin dediği gibi, “Wagner, bu kez, Nietzsche’nin çalışması üzerine, iki yıl evvel Tragedyanın Doğuşu’nda olduğundan daha çok ağırlığını koymuştu. O kadar ki, yeni kitap gün ışığına asla çıkamayacaktır, ne ilk haliyle ne de değiştirilmiş haliyle.”[31] Wagner “Thales’in çocukları”ndan bahsedildiğini duymak istemiyordu.

Bunun nedenini anlıyoruz: bu metinde bilimsel düşünceyle ilgili tamamen farklı bir değerlendirme söz konusuydu çünkü. Bu noktayı anlamak için yeni Sokrates figürünü eskisiyle karşılaştırmak yeterli: Sokrates Dionysos’a karşı değil, Demokritos’a karşı Sokrates’tir artık:

“[Sokrates] her zaman kültüre ve sanata düşmandı. Doğa bilimine karşı da böyleydi. […] Bütün bir fiziği başından savmıştı. […] Sokrates asla fizik öğrenmedi. […] Bu açıdan, Sokratesçi felsefe bütünüyle pratiktir ve etiği ilgilendiren sonuçlarla bağlantısı olmayan bütün bilgiye düşmandır.”[32]

Fiziğe düşman bir Sokrates! Aristoteles tarafından çizilen Sokrates portresine yakın bir noktadayız! Ama bu “Demokritos’a karşı olan Sokrates” aristotelesçi bir etkinin sonucu değildir. Şu noktanın altını çizmek gerekir: Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe’nin, Anaksagoras’ta durup, ne Sokrates’ten ne de Demokritos’tan bahseden tamamlanmamış versiyonu ile sınırlı kalınırsa “Demokritos’a karşı Sokrates” temasının önemini anlamak mümkün değildir. Bilim (Demokritos) ile ahlak (Sokrates) arasındaki düşmanlık teması son eserlerine dek Nietzsche için merkezi konulardan biri olarak kalacaktır. Nietzsche’de her zaman olduğu gibi, bu tema da güncel meselelerden çıkan sorularla ilgilidir. Nietzsche’nin 1866’da F. A. Lange’nin Materyalizmin Tarihi adlı kitabını okumuş olduğunu biliyoruz. P. D’Iorio’ya göre bu okuma, “genç araştırmacıda doğa bilimlerine ve pozitivizm felsefesine karşı bir ilgi uyandırmıştı. […] Ama, Lange’nin bu eseri Nietzsche’de özellikle Demokritos’a karşı bir tutkunun doğmasına yol açmıştı. Nietzsche, Demokritos’ta bilimsel bilginin gelişiminin imkanlarını ortaya koyan ve aynı zamanda da bilimin katılığını varoluşsal ve etik bir itkiye dönüştürebilen bir felsefenin temsilcisini görüyordu: ‘Kalabalıkların hayatını ve kendinden önce gelen filozofları reddetti. Ona göre, insanların acılarının ve ıstıraplarının kaynağında bilimin dışında yaşıyor olmaları ve özellikle de tanrılardan korkuyor olmaları vardı.’”[33] Yani Demokritos, bütün “mitik” unsurları temizleyen “ilk rasyonalist” olarak ortaya çıkar: Demokritos, “bir dizi olguyu birlik içinde açıklar ve sıkıştığı yerde de bir tanrı uydurmadan [deus ex machina] bunu yapar.” Nietzsche Demokritos’un evreni kurmuş olan girdap (dinè) teorisini Kant’ınkiyle ve Laplace’ın kökensel bulutsu fikriyle karşılaştırır[34]. Nietzsche 1867-68’de, Demokritos üzerine, karalama düzeyinde kalacak bir çalışmaya başlar. Böylece, mitten bilime geçmeyi ve kendi tavrını yaratarak yaşamayı bilmiş büyük bir “şahsiyet” olarak Platon-öncesi filozof imajı oluşur. Nietzsche’nin Platon’dan önce gelen filozoflara olan ilgisini açıklayacak başlıca temaları şu şekilde gruplandırabiliriz:

“Bu denemede bu filozofların hikayesini basitleştirerek anlatıyorum: her birinin sisteminden, filozofa özgü “kişilik” tarafını gösteren ve tarihin de muhafaza etmesi gereken bu inkar edilemez ve tartışmasız kısmı alıyorum. Bu şahsiyetleri yeniden bulmak ve yeniden kurmak için, ayrıca yunan mizacının çok sesliliğinin yankısını yeniden duyabilmek için gerekli olan ilk adım budur. Amacım sevmek ve saygı duymak zorunda kalacağımız bir şeyi gün ışığına çıkarmak: büyük insan. […] Her ulus Thales, Anaksimandros, Herakleitos, Parmenides, Anaksagoras, Empedokles, Demokritos ve Sokrates gibi Eski Yunan üstatlarının hayranlığı hak eden topluluğuna işaret ederken utanç duyar. Bu adamların hepsi bir bütün olarak aynı taştan oyulmuştur. Düşünüşleri ile karakterleri arasında sıkı bir zorunluluk hüküm sürmektedir. Onlar için “itibarî” hiçbir şey yoktur, çünkü onların zamanında bir filozoflar ve bilginler tabakası yoktu. O zamanlar hepsi, ulu bir yalnızlık içinde sadece bilgi için yaşayan biricik insanlardı, hepsinde eskilerin erdemli gücü vardı; bunlar, kendilerine has tavrı buldukları bu güç ile gelecek kuşakları geride bırakmışlardır […]. Böylece hepsi bir arada Schopenhauer’in “bilginler cumhuriyeti”ne karşıt olarak “dahiler cumhuriyeti” diye adlandırdığı topluluğu teşkil etmişlerdir […]. Platon ile yepyeni bir şey başlamaktadır. Yahut da, aynı hakla söylenebileceği gibi, Thales’ten Sokrates’e kadarki dahilerle karşılaştırılınca, Platon’dan bu yana gelmiş olan filozoflarda esaslı bir eksiklik görülmektedir. Eski üstatlardan dostça olmayan bir dille söz etmek isteyen bir kimse, onlara tek yönlü, Platon başta olmak üzere onun arkasından yürüyenlere çok yönlü diyebilir. Aslında sonuncuları felsefe bakımından melez birincileri ise saf tipler olarak kavramak daha doğru daha tarafsız bir yargılama olur. Platon’un kendisi ilk muhteşem melezdir.”[35]

Burada geçen “melez”[36] ifadesi karma veya karışım anlamındadır ve Platon’un felsefesinde Herakleitos’tan, Sokrates’ten ve Pitagorisyenlerden gelen farklı etkilerin bulunduğunu ifade etmek için kullanılmıştır.

Platon-öncesi filozofların Nietzsche’yi temel olarak hangi açıdan ilgilendirdiğini artık bildiğimize göre, bu filozoflara verilen ehemmiyetin her daim Nietzsche’nin yaşadığı dönemin felsefesini ilgilendiren sorunlara nasıl bağlı olduğunu da ayrıntılarıyla izah etmemize gerek yok. Bu durum zaten çeşitli kereler vurgulanmıştır. P. D’Iorio da bu noktayı bir benzetmeyle şu şekilde tarif ediyor: Nietzsche, “Rönesans ressamları gibi” çalışır, yani “antik felsefecilerin flu siluetlerine çağdaş bedenler ve çağdaş yüzler”[37] vererek. Bâle filologunun Platon-öncesi filozoflarla ilgili bu temsili kurmak için kullandığı yöntemi açıklamak, üzerinde durmamız gereken daha önemli bir husus. En yüksek noktası Demokritos olan bu sunum için Nietzsche’nin kullandığı yöntem ulaştığı sonuç kadar önemlidir, hatta sonuçla birleşmiş durumdadır.

III. Yöntemle İlgili Açıklamalar

Helenistik dönemin soluk Yunan imajına karşı antipatisini inatla koruyan filolog, bu imajdan çıkan alexandrin doksografileri ve Diogenes Laertios’un[38] tefsirlerini reddedecektir. Felsefenin geçmiş tarihini belirli felsefi okullar içinde (haireseis ton philosophon) birbirini izleyen usta-öğrenci modeliyle (diadokhai ton philosophon) temsil etmeyi reddedecektir. İskenderiyeliler, geçmiş felsefenin organizasyonunu, kendi dönemlerinin modeli üzerinden, dört okul olarak (Akadamisyenler, Peripatetisyenler, Stoacılar ve Epikurosçular) anlıyorlardı. Nietzsche bu modeli reddeder ve bu tavrını da Platon ve Aristoteles için durumun bu şekilde gerçekleşmediğini göstererek açıklar. Böylece, Diogenes’in sıralamasını izlemez. Platon’dan önceki felsefeyi kendi nasıl tepe noktası Demokritos olan bir yönelim içinde anlıyorsa, Platon-öncesi filozofların soyağacını da bu anlayışına tekabül eden bir biçimde çıkarmakta dilediği gibi hareket eder. Alexandrin modellerden bu şekilde bağımsızlaşmışsa da, Nietzsche’nin izlediği yol keyfi değildir. Hatta Nietzsche’nin girişimi, antik filozofların temsilinin, müteakip tanıklıklara ne denli bağlı olduğunu gözler önüne serer: Anaksimenes hakkındaki iki kaynak arasında bulunan bir uyuşmazlıktan hareketle (bunu aynı şekilde Diels de ele almıştır[39]), Nietzsche geleneksel sıralamaya uymayan bir kronolojik sıra ileri sürmüş ve Parmenides’i Anaksimandros’un öğrencisi yapmıştır. Bu şekilde Parmenides’in şiirindeki ikili söylemi açıklayabiliyordu: varlık üzerine bir söylev ve psiko-kozmolojik bir söylev. Buna göre, Anaksimandros’un öğrencisi olarak Parmenides önce bir doğa felsefecisi oluyordu; sonra, yaşlandığında ise bir varlık felsefesi kuruyordu. Anaksimenes “ilk” Parmenides’i dinlemiş olacak ve böylece doğa felsefesini kendinden sonrakilere aktarmış olacaktı. Nietzsche’nin kabul ettiği kronolojk sıralama şöyledir: Thales, Anaksimandros, Pitagor, Herakleitos, Ksenophanes, Parmenides ve Zenon (bunlar dünyanın esasıyla, Was ile ilgileneceklerdir) Anaksimenes, Anaksagoras, Empedokles, Atomcular, matematikçi Pitagorisyenler, Sokrates (bunların temel ilgi alanı daha ziyade kökensel maddenin evrimi, yani Wie, olacaktır). “Ne” (Was) ile “nasıl” (Wie) arasındaki ayrım Schopenhauer’in şeması idi. Anaksimenes’in tartışmalı yeri dışında, Nietzsche sıralamayla pek de ilgilenmez ve Diogenes tarafından önerilen sıralama listelerini görmezden gelir, ama bu listeler daha sonra 19. yy. Alman felsefe tarihçileri tarafından yeniden ele alınacaktır. Örneğin, Zeller bunlardan biridir. Zeller’de bir yandan Thales, Anaksimandros, Anaksimenes, Anaksagoras, Arkhelaos, Sokrates, Platon ve Aristoteles’ten mürekkep İyonya dizisi, diğer yandan da pitagorisyenler ve Elealılar’a bölünen İtalya dizisi arasındaki büyük ayrımı yeniden buluruz. Nietzsche içinse, tersine, bağımsız kategoriler vardır:

“Yani, Thales’ten Sofistlere ve Sokrates’e bağımsız yedi kategori yani orijinal ve bağımsız filozofların yedi kez ortaya çıkışı vardır: 1. Anaksimandros, 2. Herakleitos, 3. Elealılar, 4. Pitagor, 5. Anaksagoras, 6. Empedokles, 7. Atomizm (Demokritos). Bunların diadokhai (art arda sıralama) ile bir araya toplanmaları keyfi hatta yanlıştır.”

Aslında, “kendi tavırlarını” yaratmış olan “saf filozof tip”lerinin okullar şeklinde gruplandırılmamasının bir önemi vardı. Nietzsche’nin felsefenin geçmişi konusunda verdiği hükümler Diogenes’in kurduğu sıralamalardan daha keyfi değildir; ikisi de aynı şekilde işler: her ikisi de geçmişi kendilerine özgü gerçeklikler ve meselelerle kurarlar. Platon-öncesi felsefenin nietzscheci kuruluşundan, okullar içinde gelişen verasetler değil, mümkün olan bütün filozof tiplerini örneklendiren filozof “tip”leri çıkar.

Sonuç

Nietzsche ile presokratikler arasındaki ilişkinin en dikkate değer yönü şudur: Nietzsche, bu kategorinin kendisini değişken kılan iki farklı anlayışı birbirine paralel bir biçimde ve aynı anda sunuyor: Sokrates’e atfedilen role göre, presokratiklerden bahsedebileceğimiz gibi preplatonisyenlerden de bahsedebiliriz. Elbette bu değişkenliği Nietzsche’ye özgü bir sorun olarak yorumlayabilir ve Nietzsche’nin Sokrates ile ilgili “kafa karışıklığı”na yorabiliriz; ya da R. Wagner gibi huysuz bir usta ile öğrencisinin ilişkisindeki dalgalanmalar olarak bakabiliriz. Ancak, bunların ötesinde, burada doksografik bir kategorinin kurulduğunu düşünmek de mümkün: sınırları ne olursa olsun, her seferinde hem kendi esnekliğini hem de kullanıcısının felsefi ilgilerini açığa vuran bir doksografik kategori. O halde Nietzsche, “bilge”ler konusundaki bu ikili paralel kullanımıyla, sürekli başvurulan ama normalde tek anlamlı kullanılan bir pratiği açığa çıkaran kişi olacaktır.

Aslında, Nietzsche, kendisini Diogenes Laertios’un değil de daha ziyade Platon ve Aristoteles’in çizgisine, yani “alexandrin” doksografi geleneğine değil de klasik doksografi çizgisine, yerleştirmekle historiyografik kategorilerin geçerliliği ve kuruluşu sorusunu uyandırmıştır. Hatta felsefi historiyografi ile tarihi historiyografi arasında genellikle yapılan ayrımın bu sorunu halletmeye yetip yetmediğini de kendimize sorabiliriz çünkü her ikisi de “şimdiki zaman”a aynı oranda bağlıdır, tek fark söz konusu olan “şimdiki zaman”ın aynı “şimdiki zaman” olmamasıdır. Şüphesiz, Diogenes Laertios kendisine has bir felsefi sistemden değil döneminin felsefe eğitiminin durumundan hareket ediyordu; yani benzer bir şekilde şimdiki-zaman’ın baskısı altındaydı. Bu baskının yalnızca presokratikler için geçerli olması pek akla yatkın görünmüyor.

Fransızcadan çeviren: Refik Güremen


[1] Tam başlık Müziğin Ruhundan Hareketle Tragedyanın Doğuşu’dur.

[2] Bu başlık, yayımlanmış mevcut metinden daha geniş ama tamamlanmamış bir projenin başlığıdır aslında. Projenin tamamı Filolojik Yazılar’dadır ve Platon-öncesi Filozoflar başlığı altında yayımlanmıştır. Metinler el yazmalarından hareketle P. D’Iorio ve F. Fronterrota tarafından sunulmuş ve notlar eklenmiştir (Combas, L’Eclat, “Polemos”, 1994).

[3] Historich-kritische Gesamtausgabe, Berlin, De Gruyter, 1967-1977 (1988 gözden geçirilmiş ikinci baskı), G. Colli ve M. Montinari tarafından el yazmalarından hareketle hazırlanmıştır.

[4] Combas, L’Eclat, 1990. İtalyanca başlık: La Sapienza greca (Milan, Adelphi, 1977)

[5] Bundan böyle dip notlarda TD.

[6] Atıf yazısı 1871’de Bale’de kaleme alınmıştır.

[7] 1872’in Ocak ayından Mart ayına, Nietzsche Eğitim Kurumlarımızın Geleceği Üzerine beş konferans vermiştir.

[8] “Schopenhauer’in felsefesinin bir Alman kültürüyle ilişkisi”, Yazılmamış Beş Esere Beş Önsöz içinde (Cosima Wagner’e adanmıştır, 1872 Noel’i).

[9] TD, s. 87. Sayfa numaraları tükenmiş bir baskıya aittir, Cenevre, Gonthier, 1964.)

[10] Ibid., s. 81.

[11] Ibid., s. 83.

[12] Ibid., s. 85.

[13] Metafizik, A, 3, 984b 15.

[14] TD, s. 91.

[15] TD, s. 93.

[16] TD, s. 91.

[17] TD, s. 93.

[18] TD, s. 103.

[19] TD, s. 98.

[20] Bu ifade ile kast edilen M.Ö. 332’den başlayarak M.Ö. 30 yılına kadar Helenizmin, bilim ve kültür dünyasının merkezi olmuş İskenderiye’de genel kabul görmüş entelektüel temsillerdir. İskender, M.Ö. 332’de Mısır’ı almış ve bundan sonraki üç yüzyıl boyunca başkent İskenderiye Helenizm’in merkezi olmayı sürdürmüştür (ç.n.).

[21] TD, s. 116.

[22] TD, s. 76.

[23] TD, s. 130.

[24] TD, s. 157.

[25] Bkz. Héraclite, Fragments, çev. ve sunum J. F. Pradeau (Paris, GF, 2002, s. 304).

[26] Bkz. Querelle autour de la Naissance de la tragédie, Nietzsche, Ritschl, Rohde, Wilamowtz, Wagner (Paris, Vrin, 1995).

[27] TD, s. 168.

[28] Bu eserlerin toplu basımı, Nietzsche öldükten sonra ortaya çıkan fragmanlar da dahil olmak üzere, G. Colli ve M. Montinarı tarafından el yazmalarından hareketle hazırlanmıştır: Historisch-kritische Gesamtausgabe (Berlin, De Grüyter, 1967-1977) ; gözden geçirilmiş 2. baskı 1988.

[29] Les philosophes préplatoniciens (P. D’Iorio ve F. Fronterrato tarafından el yazmalarından hareketle hazırlanmış, sunulmuş ve notlar eklenmiş metinler, Combas, L’Eclat, 1994).

[30] P. D’Iorio, “La naissance de la philosophie enfantée par l’ésprit scientifique”, Les Philosophes préplatoniciens içinde, s. 39.

[31] C. P. Janz, Nietzsche Biographie (Paris, Gallimard, 1984-1985), I, 485.

[32] Les Philosophes préplatoniciens, op. cit., p. 241.

[33] Op. cit., not 31, s. 11-12.

[34] Schopenhauer, Laplace-Demokritos paralelliğini daha önce kurmuştu.

[35] Bu pasajların Türkçesi, küçük değişikliklerle Nusret Hızır’ın çevirisinden alınmıştır (bkz. Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe, B/F/S Yayınları, İstanbul, 1985, s. 21-29). Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe’nin Fransızca çevirisinin 12-17 sayfaları arasındaki pasajlardan yapılmış alıntılar (Folio, Gallimard, 1995).

[36] [36] Nusret Hızır “karma-karakter” olarak çeviriyor (ç.n.).

[37] Op. cit., not 31, p. 14.

[38] Nietzsche’nin Diogenes Laertios üzerine üç çalışması vardır: De Diogenis Laertii fontibus (1866-67), Analecta laertiana (1870), Beiträge zur Quellenkunde und Kritik des Laertius Diogenes.

[39] Bu konuda bkz. F. Feronterrota, “Chronologia philosophorum”, Les Philosophes préplatoniciens’in girişinde (op. cit., not 30, s. 68).

A. Jaulin - Aristoteles ve Presokratikler

Bu başlık, ilk bakışta, diğer konferansımın başlığına benziyor: “Nietzsche ve Presokratikler”. Lakin, bu başlıklardaki “ve” bağlacının anlamı birbirlerinden bütünüyle farklı. “Nietzsche ve Presokratikler” başlığındaki “ve” birbirinden bağımsız iki terimi ilişkilendiriyor: yani bir yanda, presokratik metinlerin oluşturduğu külliyatın kendi başına bir varlığı vardır; diğer yanda ise, bu metinleri yorumlayan Nietzsche. Oysa Aristoteles için durum böyle değil. Bizim için Aristoteles “Presokratiklerin kaynağı”dır ve ‘kaynak olma’ açısından Aristoteles’in önemi Platon’a göre çok daha yüksektir. Yani “Aristoteles ve Presokratikler” ifadesinde geçen iki terim, birbirine bağımlıdır: Aristoteles olmasa, Presokratiklerin külliyatı da var olmayacaktır. Presokratikler doksografisinin, yani eserleri kaybolmuş olan yazarların doktrinlerini yeniden inşa etmek amacıyla başvurduğumuz “fikirler derlemesi”nin kökenindeki isimdir Aristoteles (ki başka birçok antik dönem yazarının eserleri bugün aynı şekilde kayıptır). Aristoteles ve onun ardından Theophrastos ve bütün bir Peripatos geleneği, presokratiklerden yaptıkları alıntılarla, geleneksel olarak bu düşünürlere atfedilen metinlerin en büyük kısmının kurucusudurlar. Elbette, bu geleneği kurmuşlardır ama aynı zamanda da yorumlamışlardır. Göreceğiz ki, bu durum, yani başka bir yorumlayıcı çerçeve dahilinde aktarılmış olan bu presokratik metinlerin durumu, felsefe tarihçisine çeşitli özel problemler çıkarmaktadır ama aynı sebeple, felsefe üzerine, felsefenin hikayesi ve tarihi üzerine de hayli zengin bir düşünme imkanı sunmaktadır.

Asıl meselemize geçmeden önce, “Presokratik” terimi hakkında değinilmesi gereken bir iki nokta var. Arkaik dönem yunan filozofları için kullanılan “presokratikler” ifadesi modern döneme aittir ve bu filozofların metinlerinin, Hermann Diels tarafından 1903 yılında Die Fragmente der Vorsokratiker[1] başlığıyla yapılan ilk eleştirel baskısından gelir. Ancak bu terim, “stoacılar” veya “platoncular” gibi terimlerden farklı olarak, belirli bir felsefi okulu belirtmez. “Presokratikler” terimiyle yaptığımız, farklı felsefeleri, historiyografik bir kategori olan tek bir adlandırma altında gruplandırmaktır. Dahası, bu historiyografik kategorinin kronolojik bir anlamı da yoktur: örneğin, hatırlayalım, Presokratikler grubuna yerleştirilen Demokritos, Sokrates’ten (470-399) daha gençtir ve ondan otuz küsur sene sonra ölmüştür. Ayrıca sofistlerin hepsi Sokrates ile aynı dönemde yaşamışlardır. Bu sebeple, bu isimlendirme bazen eleştirilmiştir; Nietzsche, kendi adına, “Platon öncesi felsefeciler” (preplatonisyen) terimini önerir. O halde, “Neyin öncesinde?” ve “neden bundan önce?” sorularını sormak gerekecek. Lakin, oldukça kötü kurgulanmış olan bu kategori, biri olumsuz diğeri olumlu olmak üzere iki sebeple, kendisine yöneltilen eleştirilere direnmiştir. Birinci yani olumsuz olan sebep şudur: muğlaklığı, belirsizliği düşünüldüğünde, bu kategori söz konusu dönemin felsefelerini betimlemek için kullanılabilecek kategorilerin en az kötüsüdür[2]. İkinci yani olumlu olan sebep ise Sokrates ile onu öncelemiş olan düşünürler arasında önemli bir kopuş olduğuna işaret etmesidir. Aristoteles’in anlattığı şekliyle felsefe tarihi, Sokrates ile gerçekleşen kopuşun öneminde ısrar eder. Yalnızca şu var ki, Aristoteles, Sokrates’ten öncekileri adlandırmak için yakın döneme ait olduğunu az evvel belirttiğimiz “presokratikler” terimini değil “fizikçiler” terimini kullanır. Klasik dönem Yunanistan’ındaki felsefi aktörlerin “fizikçiler” olarak isimlendirilmesiyle yapılan sınıflandırma, tarihi bir kategori olan “presokratik” terimiyle yapılan sınıflandırmadan hem ruhu itibariyle farklıdır hem de felsefi açıdan daha tutarlıdır. Bu konuya tekrar geleceğiz.

Sonuç olarak, presokratikler külliyatının inşasında ve bu kavramın kullanılmasını meşrulaştıran sokratesçi kopuşun betimlenmesinde Aristoteles başrolü oynamaktadır. O halde, presokratikler üzerine yapılacak bir çalışma için Aristoteles zorunlu bir aracıdır. Aracılık elbette tarafsız değildir. Cherniss’in[3] presokratik felsefelerin Aristoteles tarafından yapılan tasvirlerine yönelttiği sert eleştiriyi biliyoruz. Lakin Cherniss’in historiyografik kategoriyi muhafaza ettiğini de kayda düşmemiz gerekir. Aristoteles’in yaptığı “inşa”nın Aristoteles’in kendi felsefi duruşuna bağlı olduğu ve “presokratikler” kategorisinin hiçbir tarihsel sıralamaya işaret etmediği gerçeği, bu kategorinin geçerliliğine halel getirememiştir. Yakın dönemden bir uzmanın belirttiği gibi, bu kategorinin başarısı “antik doksografiden ve modern tarihsel-filolojik araştırmalardan elde edilen verileri sentezleyebilir” olmasından kaynaklanır; öyle ki “Aristoteles’in yaptığı ‘yeniden inşa’nın bir felsefi önkabulun ürünü olduğu ve son derece öznel olduğunun kabul edilmesi konusunda uzmanlar arasında giderek artan fikir birliği, bu inşanın antik felsefe çalışmaları için ifade ettiği önemi, geride kalan yüzyıl boyunca, yine de azaltmamıştır. Tam tersine bu fikir birliği, aristotelesçi inşanın daha ince eleyip sık dokuyan bir çalışmaya tabii tutulmasını tetiklemiştir, ki bu çalışma da henüz tamamlanmış değildir. Dahası, Aristoteles’in tanıklığının sert ve titiz bir eleştirel incelemeye tabi tutulması gerektiği bilinci, bu tanıklığın modern historiyografinin (Aristoteles’in tutumunu beğensin ya da eleştirsin) bütün bir yöneliminde oynadığı merkezi rolün vurgulanması sonucunu doğurmuştur”[4]. Yani başka türlü söylersek, Aristoteles’in analizlerinin içeriğinin sebep olabileceği eleştirilere rağmen aristotelesçi olmayan bu “presokratikler” kategorisi kullanılmaya devam etmektedir çünkü Aristoteles’in altını çizdiği sokratesçi kopuşun varlığı inkar edilemez. Görünen o ki tüm eleştiriler de bu noktayı teslim ediyor. Yine de bu modern kavramın Aristoteles için bir anlamı yok; ve bugünkü konferansımızı aristotelesçi sözcüklere tercüme etmek için “Aristoteles ve Fizikçiler” başlığını kullanmamız gerekirdi.

Bu noktaya kadar söylediklerimizi temel alarak, bu sunumun devamını başlıca üç bölüme ayıracağım: ilkin, Aristoteles’in presokratiklerin fikirlerini aktardığı çerçeveyi ele alacağım; daha sonra, Aristoteles’in bu fikirleri felsefi olarak nasıl karakterize ettiği üzerinde duracağım ve nihayetinde son olarak da göreceğiz ki bu düşünürlerin felsefi kurgularının kimi unsurları Sokrates’ten sonra da geçerliliğini koruduğundan, Sokrates öncesi felsefeciler aynı zamanda Sokrates sonrası düşünürler de olabilirler.

Diyalektik Çerçeve

Aristoteles, Platon da dahil olmak üzere kendisinden önce gelen diğer düşünürlerin fikirleri söz konusu olduğunda yaptığı gibi, presokratiklerin fikirlerini de kendi diyalektik yöntemi çerçevesinde ele alır. Bu yöntem bir doksografi ve bir diaporiden oluşur. Diyalektik yöntem, ele alınan bir bilgi alanının ilk ilkelerini ortaya çıkarmaya yöneliktir. Bu yöntemin gerekçesi ise şöyle açıklanır: bir bilgi alanının ilk ilkeleri bu alanın kendi içinden çıkarsanamazlar; aksi takdirde ilk ilke olmayacaklardır. Bu konular, Aristoteles’in diyalektik çalışması olan Topikler’in birinci kitabında izah edilmiştir ve başka birçok çalışmasının da giriş bölümünde kullanılmıştır.

Topikler’de, felsefi bilgiler için diyalektik yöntemin faydasını açıklayan pasaj şöyledir:

“Çalışmamızın, nihayetinde, felsefi bilgiler için kullanışlı olduğu şu şekilde açıklanabilir: her iki yönden de argüman geliştirerek konuyu bir çıkmaz noktasına dek geliştirebilirsek [diapori budur], konuyu ilgilendiren her bir nokta hakkında doğrunun ve yanlışın ne olduğunu da daha kolayca ayırdedebilir hale geliriz. Ayrıca her bir bilimin ilk ilkeleri hususunda da bu çalışmanın bize yardımcı olmasını bekleyebiliriz. Ele aldığımız bilimin kendine has ilkelerine dayanarak bu ilk ilkeler üzerine bir şeyler söyleyebilmek, açıkçası, mümkün değildir; zira ilkeler, diğer bütün her şeyden önce gelirler. O halde, bu ilkeleri çalışmak istiyorsak, her biri hakkında benimsenmiş fikirlere (endoxa) başvurmak bir zorunluluktur [benimsenmiş fikirlerin araştırılması doksografidir]. Bu ise özel olarak yalnızca diyalektiğin işidir; çünkü sorgulayıcı doğası, diyalektiğe bütün disiplinlerin (methodôn) ilkelerine giriş yolunu açar.”[5]

İlk anda gözümüze çarpan nokta şu ki daha önceden dile getirilmiş fikirlerin araştırılmasının temelinde, Aristoteles felsefesiyle ve bu felsefenin bazı özel önermeleriyle ilgili yöntemsel meseleleri ilgilendiren bir gerekçe var. İlkelerin çıkarsanamazlığı bu özel önermelerden biri ve aynı zamanda Aristoteles’in çıkarım teorisinin temel tezlerinden biri. Aristotelesçi diyalektik, platoncu diyalektikten farklı olarak, doğrunun keşfedilmesinde kullanılan, lehte ve aleyhte argüman geliştirmeye yönelik formel bir kapasitedir. Aristoteles düşüncesinde, diyalektiğin başlıca felsefi kullanımı da her bir bilgi alanının ilkelerinin keşfinde bulunur, çünkü bu ilkeler ele alınan alanın kendi içinden hareketle inşa edilemezler. O halde, ilkelerin inşası amacıyla daha önceki fikirlerin araştırılmasını gerektiren şey Aristoteles’in bilim teorisidir. Yani, bu fikirler, Aristoteles’i ilgilendiren bilgi alanları temelinde araştırılacak ve derleneceklerdir. Bilimlerin bölümlere ayrıştırılmasının presokratiklerin gözünde de aynı şekilde yapıldığını söyleyemeyiz. Hatta onlar için bilimlerin böyle bölümlenmediği kesindir; "presokratikler" olarak adlandırılmalarının sebebi de tam olarak budur.

Sonuç olarak, daha önceki fikirlerin aristotelesçi derlenmesi, yani doksografi, Aristoteles’in felsefesine özgü bir perspektif ile düzenlenmiştir. O halde, bu doksografinin tarihi bir historiyografiden ziyade felsefi bir historiyografiyle bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz[6]. Aristoteles bir felsefe tarihçisi değildi; kendi mevcut ilgileri doğrultusunda daha önce ortaya atılmış fikirleri bir araya toplayan bir filozoftu: bu açıdan Aristoteles’in giriştiği doksografi çalışması, tarzı itibariyle, örneğin, Diogenes Laertios’un[7] yaptığından ciddi şekilde farklıdır, ama Laertios’un da felsefi önkabullerden bütünüyle arınık olduğu söylenemez. Diogenes Laertios’tan farklı olarak Aristoteles, bahsettiği filozofların hayatlarını asla anlatmaz. Aslında, Aristoteles için kendisinden önce gelen filozoflar, metodolojik ilkelerce özenle düzenlenmiş bir mekanizma içine, yanı diaporetik inceleme mekanizması içine, doğruya ulaşmak amacıyla yerleştirilmiş argümanlar gibidirler. Önceki filozofların fikirleri üzerine yapılan irdeleme her zaman eleştireldir. Bu irdelemeyi gerektiren şey ise, söz konusu fikirlerin sunumunu hangi eserin başında buluyorsak o eserin çalışma alanında hakikate ulaşma arayışıdır. Ruh Üzerine adlı eserin girişinde, bu fikirlerin araştırmanın başına yerleştirilme şekli bizzat Aristoteles’in kendi ağzından bunların nasıl kullanıldığını açıklıyor:

“Ruh üzerine yaptığımız incelemede, bizden öncekilerin bu konuda ne söylediklerini, çözülmesi (euporein) gereken güçlükleri ortaya sermek (diaporein) suretiyle derlememiz gerekir ki böylece haklı oldukları noktaları benimserken yanıldıkları noktalara karşı da tedbirli olalım.”[8]

Doksografi, metodolojik araştırmadan asla bağımsız değildir. Aristoteles’in nasıl çalıştığını örneklendirmek amacıyla, aynı işleyişi, aşağı yukarı aynı yoğunlukla sergileyen mekanizmalardan üç ayrı örnek vereceğim. İşleyişin genel çerçevesi şöyledir: konuya genel bir girişin ardından, daha önceden dile getirilmiş fikirlerin sunumu ve eleştirisi yapılır. Örneklerimiz Ruh Üzerine, Fizik ve Metafizik adlı eserlerden. Bu metinlerin her birinde, genel giriş, eserin problematiğini ‘ilkeler ve nedenler araştırması’ olarak karakterize edilen bilgi bütününün içine yerleştirir. En kısa giriş Fizik’inkidir; bu eserin ilk bölümü kısa ve özdür. En uzun giriş Metafizik’inkidir (iki bölüm); Ruh Üzerine’nin girişi ise uzunca tek bir bölüm ile ortadadır. Fikirlerin sunumu, çalışmanın temasının belirlenmesini ya da objesinin tanımlanmasını sağlar. Ruh üzerine incelemede fikirler hakkında yapılan ilk irdeleme, bu şekilde ruhun bir tanımına ulaşır:

“O halde diyebiliriz ki bütün düşünürler ruhu üç şey ile tanımlıyorlar: hareket, duyum ve bedensiz olma. Bunların her biri de ilkelere bağlanmıştır.” (405b 11-13)

Bu ilk tanım metnin devamında geliştirilecek ve Aristoteles’in eleştirisine tabi tutulacaktır. Görüyoruz ki diyalektik yöntem ilkelerin araştırılması amacıyla kullanılıyor ve araştırılan ilke türü de tanım. Daha önceki fikirler üzerine yapılan en uzun sunumu Metafizik’te buluyoruz; bütün bir ilk bölüm bu sunuma ayrılmıştır. İkinci kitap ise çözülmesi gereken sorunların toplamını oluşturan güçlüklerin bir listesine ayrılmıştır ve bütün bir eserin de bir tür “İçindekiler” tablosu gibidir. Metafizik’teki fikirler sunumu hakkında ilginç olan nokta şudur ki bu sunumu Aristoteles, aynı zamanda kendisinin Fizik’te açıkladığı ‘nedenler teorisi’nin de bir teyidi olarak görmektedir. Buradaki doksografik çalışma aristotelesçi ‘ilkeler teorisi’nin sağlaması gibidir:

“Bir kaç kelimeyle ve kısaca ilkeler ve doğru hakkında neyin nasıl söylenmiş olduğunu ele aldık. Bundan da en azından şu sonuca varıyoruz ki ilke ve neden üzerine fikir beyan etmiş olanların hiç biri bizim doğa üzerine incelemelerimizde ayırt etmiş olduklarımız dışında [yeni bir tane] söylememişlerdir. Aksine her biri, belirsiz bir biçimde de olsa, açıkça bu ilkelere ve nedenlere değinmişlerdir.”[9]

Fizik’te, fikirlerin irdelenmesi, ilkeler hakkında öne sürülen teorilerle ilgili olası bölümlemelerin ele alındığı bir çerçeve içine yerleştirilmiştir. Bu sebeple, buradaki irdeleme belirgin bir şekilde mantıksal şemalarla biçimlenmiştir:

“Lakin ya bir tek ya da birden fazla ilkenin olması gerekir. Ve yalnızca bir tane ise bunun da ya, Parmenides ve Melissos’un dediği gibi, hareketsiz ya da, fizikçilerin dediği gibi, hareket ettirilmiş olması gerekir; bu fizikçilerin kimisine göre ilk ilke hava kimisine göre sudur. Ama ilkeler birden fazla ise, sınırlı ya da sınırsız sayıda olmaları gerekir. Fakat sınırlı sayıda ve birden fazla iseler, iki, üç, dört veya başka sayıda olmalılar; sayıları sınırsız ise, ya, Demokritos’un düşündüğü gibi, tür itibariyle tek, ama dış yapılanmaları ya da en azından cins itibariyle farklı olmalılar veya zıt olmaları gerekir.”[10]

Bu örnekler gösteriyor ki aristotelesçi doksografilerin içinde bulunduğu çerçeve, daha önce dile getirilmiş olan fikirler arasında yapılan ve Aristoteles’in kendi felsefi ilgilerince belirlenmiş bir seçime işaret ediyor. Aristoteles’in yaptığı historiyografi açıkça kendi sistemi tarafından yönlendirilmiştir ve Hegel’in yadsımayacağı biçimde, Aristoteles’ten önce gelen bütün düşünürler, Aristoteles felsefesinin kendisinde temsilini bulmuş olan, felsefenin nihai evresine yönelik etaplar olarak sıralanmışlardır. Bu, presokratiklerin fikirlerinin Aristoteles tarafından deforme edildikleri anlamına gelmez; ama basitçe bu düşüncelerin kendi bağlamları dışında sunulmuş olmaları, bir deformasyon olabilir; ki bu fikirlerin yeniden inşa edilmesi yönündeki çabalar bu deformasyonu çözmeye çalışacaklardır. Bazen bizzat Aristoteles, aldığı kimi kavramları, yeniden kullanmadan önce, açıkça kendi diline çevirir. Farklar konusunda Demokritos ile yaptığı gibi:

“Anlaşılan o ki Demokritos üç fark olduğunu düşünüyor ([var olanlara] özne teşkil eden bedenin, yani maddenin bir ve aynı olduğunu ama ya dış yapılanma, yani görünüş itibariyle; ya yönelimi, yani pozisyonu itibariyle; ya da dizgesi, yani düzeni itibariyle farklılaştığını düşünür[11]). Ancak görüyoruz ki başka bir sürü fark vardır.”[12]

Sonuç olarak açıkça anlıyoruz ki, aristotelesçi doksografi tarihsel historiyografi değil felsefi historiyografi sınıfındandır. Fikirler, Aristoteles tarafından sunuldukları şekliyle presokratiklerin bilmediği bir diyalektik kullanım çerçevesinde aktarılmıştır. Bu kullanım “reforme edilmiş” felsefeye, yani sokratesçi reformun ardından geliştiği şekliyle felsefeye aittir ve presokratikler için bu ismin kullanılmasını açıklayan nokta da tam olarak budur.

Şimdi Aristoteles için presokratiklerin kimler olduğuna ve ne tür bir felsefe yapmış olduklarına bakmak gerekecek. Bir yandan a) Aristoteles’in presokratiklerinin, modern felsefe tarihlerinde bu isim altında sınıflandırılanlarla tam olarak örtüşmediğini ve diğer yandan da b) Aristoteles’in, ele aldığı düşünürleri kendi felsefi araştırmasına hangi felsefi perspektif ile dahil ettiğini göreceğiz.

Presokratikler kimdir? Felsefeleri nedir?

Bugün presokratiklerle ilgili derlemelerde adı geçen düşünürlerin bütün hepsi, Aristoteles tarafından bu gruba dahil edilmemişlerdir. En belirgin farklılık, sofistlerin eksikliğidir. Aristoteles yalnızca fizyologlar ya da fizikçiler olarak isimlendirdiği doğa felsefecilerini presokratikler olarak görür. Thales’ten Pitagorisyenlere, Anaksimandros, Anaksagoras, Demokritos, Leukippos, Empedokles, Herakleitos, Parmenides, Melissos ve Zenon Aristoteles’in eserlerinde tartıştığı presokratiklerdir. Aristoteles tarafından yalnızca doğa felsefecilerinin presokratikler olarak kabul edilmesi felsefe tarihi anlayışıyla açıklanabilir: Aristoteles’e göre, aralarındaki farklılıklara rağmen Sokrates ve onun ardından Platon tarafından temsil edilen diyalektik veya mantıksal araştırma tarzı ile felsefe tarihinde bir kopuş gerçekleşmiştir. Bu nokta, metafizik incelemelerin çeşitli yerlerinde dile getirilir. Örneğin:

“Çalışmamız töz üzerine, çünkü tözlerin ilkelerini ve nedenlerini araştırıyoruz [...]. Eskiler bile buna tanıklık ederler, çünkü onlar da tözün ilkelerini, unsurlarını ve nedenlerini araştırıyorlardı. Bugünün filozofları ise daha ziyade evrensel olanları töz olarak koyuyorlar; çünkü araştırmalarının diyalektik tarzı dolayısıyla, asıl ilke ve töz olarak kabul ettikleri türler (genos), evrensellerdir. Eskiler ise, ateş gibi toprak gibi tikel şeyleri töz olarak koyarlar, bütün bunlara ortak olan beden [değildir onlar için töz]”[13]

Metafizik’in birinci kitabındaki (A,1-4) doksografiden biliyoruz ki pitagorisyenlere kadar, fizikçiler tarafından ortaya konulan nedenler yalnızca maddi neden ve hareket ettirici nedenlerdi. Matematikçi olan Pitagorisyenler ise, var olanların tözlerinin sayılar olduklarını düşünürler; fakat nedenler teorisi konusundaki asıl kopuş Sokrates ile ortaya çıkacaktır. Sokrates, tanım yapmaya çalışırken, evrensel nosyonları araştırmaya girişmiştir. Aristoteles bu konuyu çeşitli kereler ele alır. Aşağıdaki alıntıda bu tema sentetik bir biçimde ifade edilmiştir:

“Hak ettiği gibi, Sokrates’e atfedebileceğimiz iki şey vardır: tümevarımlı akıl yürütme ve evrenseller ile tanım yapma. Çünkü bu yöntemlerin her ikisi de bilimin ana ilkeleridirler. Lakin Sokrates ne evrensellere ne de tanımlara ayrı bir var oluş atfeder; onlar [Platoncular] ise, tersine, bunları ayırmış ve var olan şeylerin evrensellerine ve tanımlarına İdeler adını vermişlerdir; o kadar ki, bu düşünürler için, aşağı yukarı aynı akıl yürütme sonucunda, evrensel olarak söylenen her şey için İdelerin var olduğu neticesi çıkmıştır.”[14]

Sokrates doğa üzerine araştırma yapmakla ilgilenmez; kendini etiğe ve bu alana ilişkin tanımları aramaya vakfetmiştir. Sokrates’te konu artık doğa (physis) olmaktan çıkmış, dil ve uslamlamalar (logos) haline gelmiştir. Sokratesçi kopuşa ilişkin bu betimleme Aristoteles’in buluşu değildir. Aristoteles yaptığı betimlemede, Phaidon diyalogunda Platon’un Sokrates’e söylettiği sözleri alır. Burada Sokrates, “düzenleyici ve evrensel neden anlaktır (noùs, fr. intelligence)” diyen Anaksagoras’ın teorileri hakkında konuşulduğunu duyduğunda nasıl umutlandığını açıklar:

Şöyle düşündüm: eğer durum buysa, eğer düzene koyan şey anlak ise bu, her şeye düzen vermeli ve her bir şeyi mümkün olan en iyi biçimde koymalıydı. O halde, bir şeyin nasıl oluştuğunu, nasıl yok olduğunu veya nasıl var olduğunu araştırmak isteyen birinin aynı zamanda bu şey için var olmanın, bir şeye [pasif olarak] maruz kalmanın veya [aktif olarak] herhangi bir şey yapmanın en iyi halinin ne olduğunu da keşfetmesi gerekirdi. Bu uslamlamadan hareketle, bir insan için araştırmaya değer olan tek konunun da kendisi için veya başka şeyler için ‘mükemmel’in ve ‘en iyi’nin araştırılması olduğu kanaatine vardım.”[15]

“Mükemmel ve en iyi” hakkındaki düşüncelerin Sokrates için nasıl “tek araştırma konusu” haline geldiğini ve “bir şeyin nasıl oluştuğu, nasıl yok olduğu veya nasıl var olduğu” araştırmasının yerini aldığını açıkça görüyoruz. Yani fizik hakkındaki bir araştırmanın yerini etik araştırması almıştır. Başka türlü söylersek, etiğin alanına giren ve özel olarak insanı ilgilendiren ‘iyi’ üzerine yapılacak bir araştırma, ‘oluş ve yok oluş’ üzerine yapılacak bir doğa felsefesi araştırmasına tercih edilmiştir. Böylece, Sokrates ile birlikte felsefenin hedefinde bir değişiklik gerçekleşmiştir. Ancak Sokrates’in sözü burada bitmez ve bu ilk değişiklik bir ikincisine yol açar. Çünkü Sokrates’in anlak ve Anaksagoras hakkında beslediği umut boşa çıkacaktır; bu hayal kırıklığı da Sokrates’i Anaksagoras’ın ve diğer fizikçilerin referans yaptığı maddi nedenlerden farklı nedenleri aramaya ve bu nedenleri bulmak üzere uslamlamalar (logois) yapmaya yönlendirecektir:

“Beslediğim bu muhteşem umudu terk etmem gerekti, dostum, ve ayaklarım yere değdi. Çünkü okumaya devam ettikçe, anlağı hiç kullanmayan bir adam gördüm! Şeylerin düzene konulması noktasında anlağa hiçbir sorumluluk yüklemiyor, havayı, etheri, suyu ve bunlarla birlikte başka bir sürü farklı ve garip şeyleri nedenler olarak öne sürüyordu! [...]. Bütün bunlardan sonra, var olan şeyleri incelemekten yoruldum; [...]. Yapılması gereken şu gibi gözüktü bana: uslamlamalara sığınmak ve var olanların hakikatini, bu uslamlamalar içinden incelemek.”[16]

“Uslamlamaların içinden” yaptığı araştırma, Sokrates’i, kendinde-şey’i ona katılan birden çok şeyin nedeni olarak koymaya yöneltmiştir: bu şekilde, kendinde-güzel olan, güzel olan birden çok şeyin nedenidir. Nedenlerin uslamlamada veya mantıksal lahzalarda aranmasına bağlı bir şekilde, evrenseller de nedenler olarak ortaya çıkıyor.

O halde, Platon’un Phaidon diyalogunda aktardığı şekliyle Sokrates’in otobiyografisinden hareketle: a) Aristoteles’in fizikçileri neden presokratikler olarak (böyle adlandırmasa da) belirlediğini, b) sofistlerin neden bu gruba dahil olmadığını (çünkü onların etkinliği yalnızca dil üzerinedir), c) Aristoteles’in presokratiklere neden hiçbir etik teorisi atfetmediğini anlıyoruz. Aristoteles presokratiklere hiçbir etik teorisi atfetmemiştir, çünkü fizik, ele aldığı şeyleri, olması gerektikleri gibi ya da en iyi hallerinin ne olacağı sorusu açısından değil, oldukları gibi çalışır. Buradan çıkan sonuç şudur: “presokratikler” kavramının içeriği Aristoteles için ve biz modernler için farklıdır. Bu noktanın altını çizmeliyiz çünkü içerik konusundaki bu farklılık dolayısıyladır ki presokratikler Aristoteles’in gözünde aynı zamanda “post-sokratikler”de olabilirler ve olmalıdırlar.

Sokrates’ten sonra presokratikler

Aslına bakılırsa sokratesçi kopuş kesintisiz bir gelişme olarak ortaya çıkmıyor. Şüphesiz, Sokrates ve onun ardından Platon, fizikçiler tarafından ihmal edilmiş bir nedene, Aristoteles’in formel neden diye adlandıracağı nedene dikkat çekmişlerdir ve bu, bir şeyin varlığını, var olmasının zorunlu koşullarına indirgemeden açıklamanın gerekliliğinin altını çizer. Zorunlu nedenler ve yeterli neden arasındaki ayrımdan bahsediyoruz. Phaidon’daki Sokrates bu farkı “gerçekten neden olan şey ile kendisi olmadan nedenin de asla neden olamayacağı şey”[17] arasındaki farklılık olarak açıklar. Bu iki neden arasındaki farklılığı, yani yan nedenlerle gerçekten neden olan neden arasındaki farkı Sokrates kendi durumunu örnek vererek resmeder. Bu örnek hiç şüphesiz yön değiştirmiş bir örnek, zira fizik alanından değil etik alanından bir örnektir: Sokrates’in, mahkum edildiği cezadan kaçmama tercihi örnek olarak alınmıştır; bu tercih elbette kendisini mümkün kılan maddi nedenlere indirgenemez:

“Şüphesiz, biri gelip de bana bütün bu kemiklerden, kaslardan ve sahip olduğum diğer şeylerden yoksun olsaydım, böyle bir durumda, iyi olduğuna karar verdiğim şeyi de yapamayacak halde olacağımı söylese, bu noktada evet, hakikati söylemiş olurdu. Fakat, yaptığım şeyi, evet anlak ile yaptığımı ama en iyi olanı seçtiğimden değil de saydığı bu şeyler sebebiyle yaptığımı söylerse, bu fütursuzca konuşmak olur. Bu şekilde konuşmak, burada birbirinden ayrı iki şey bulunduğunu görememek olur: gerçekten neden olan şey ve kendisi olmadan nedenin de asla neden olamayacağı şey. Lakin, bana öyle geliyor ki insanların çoğu bu ikincisine ‘neden’ ismini vererek karanlıkta yol bulmaya çalışıyorlar ve bu ismi ait olmadığı bir yerde kullanıyorlar. Bu sebeple, bazısı, Yer’i bir anafor ile çevreleyip, gökyüzünün etkinliğine başvurarak Yer’i hareketsiz kılıyor; diğeri Yer’i çok büyük ve yayvan bir tepsi gibi düşünüp, havayı da ona destek olması için alta yerleştiriyor.”[18]

Burada eleştirilen teoriler açıkça presokratik fizikçilerin (Empedokles ve Anaksimandros) teorileri. Sokrates’e göre, bu teorilerin başvurduğu maddi nedenler, yan nedenlerdir ve evrenin genel düzenini veya fenomenlerdeki istikrarı açıklamaya kabil değillerdir. Aristoteles, presokratiklerin başvurduğu nedenlerin yetersizliği konusundaki bu eleştiriyi alacak[19] ama Sokrates’in çözümünü benimsemeyecektir: Sokrates’in verdiği örnek, yani fizik alanından etik alanına kaymış bu örnek, Sokrates’in ‘en iyi olan’a yönelik tercihini, davranışının nihai gerekçesi yapmıştır. Ancak, eylemde bulunan kişinin tercihinin devreye sokulamayacağı fizik alanında işler nasıl gerçekleşmektedir?

Aristoteles Phaidon’un Formlar teorisini hareketi açıklamamakla, başka türlü söylersek hareket ettirici nedenin hesaba katılması gerektiğini görmemekle eleştirecektir: var olan şeyler, tanımları için bir forma “katılabilirler”, mesela güzel şeyler kendinde-güzel’e “katılabilir”, ama güzel şeyler nasıl oluyor da bir sanatçı ya da hareket ettirici bir neden olmadan varlık kazanabiliyorlar? Yani, formlar, nedenler teorisinin tamamını açıklamıyor:

Phaidon’da Formların var oluşun ve oluşmanın sebepleri olduğu söylenmiştir; lakin, formların varlığı kabul edilse bile, bunlara katılan şeyler, harekete geçirici bir neden olmadıkça oluşmazlar; oysa bir ev gibi, bir yüzük gibi, formu bulunmadığı söylenen başka bir sürü şey oluşuyor. Sonuç olarak, açık ki, başka şeylerin de, bu bahsettiğimiz şeyleri meydana getiren aynı sebeplerle, var olması ve oluşması mümkündür.”[20]

Bir Formlar teorisi koymak kesin olarak gereklidir; ancak bu teori, ne oluşu ve yok oluşu ne de genel olarak hareketi açıklayabilecektir. “Bilgelik, görünür şeylerin nedenini araştırdığı” halde, Platoncu İdeler teorisi “değişimin kökenindeki neden hakkında hiçbir şey” söylemez, o kadar ki “doğanın incelenmesi bütünüyle lağvedilmiştir”[21]. O halde, eğer doğayı, ya da aristotelesçi tanımıyla söyleyecek olursak, “bir şeyin doğrudan kendinde taşıdığı hareket ve durağanlık ilkesi”[22] olan doğayı açıklamak istiyorsak, hareket ettirici nedeni savunmak gerekecektir. Phaidon’un tezlerinin ve bu tezlerin oluşu açıklamadaki yetersizliğinin[23] sürekli eleştirilmesinin ve oluşun analiz edilmesinde Demokritos’un Platon’a tercih edilmesinin sebebi budur:

“Platon’un araştırması yalnızca şeylerin oluşması ve yok olmasının koşullarını araştırmakla sınırlı kalmıştır; ayrıca, oluşu bütünüyle ele almamış yalnızca öğelerin oluşmasını tartışmıştır: etin, kemiğin veya bunlar gibi başka şeylerin nasıl ortaya çıktığı hakkında hiçbir şey söylememiştir. Aynı şekilde, dönüşüm veya büyümenin şeylerde nasıl gerçekleştiği konusunda da konuşmamıştır. Genel olarak bu konularda, Demokritos dışında kimse yüzeysel bir çalışmadan daha ötesine gitmemiştir. Demokritos ise bütün bu problemler üzerine özenle düşünmüş ve önerdiği çözümlerle ta başından beri diğerlerinden ayrılmıştır.”[24]

Phaidon’un tezlerine karşı Demokritos’a birçok kez olumlu göndermeler yapılıyor[25]. Genel olarak diyebiliriz ki, Sokrates ile meydana gelen kopuşun ardından, fiziği yeniden kurma projesi, Aristoteles’i, fizikçilerin tezlerini, düzelterek, yeniden ele almaya yöneltmiştir; öyle ki presokratikler için, Sokrates’ten sonra da bir gelecek vardır.

Sonuç

Aristoteles presokratiklerin hikayesinde büyük bir rol oynamıştır. Bu külliyatın korunması ve aktarılmasının kökenindeki isimdir; bu açıdan Aristoteles’e “presokratiklerin kaynağı” diyebiliriz. Kendi anlayışı uyarınca, bu kavrama felsefe tarihindeki anlamını o kazandırmıştır: bunlar, diyalektik kopuştan önceki ve çalışma konusu fizik olan, fizikçi felsefecilerdir. Bu şekilde, Aristoteles presokratikleri bugün yapılandan farklı bir şekilde tanımlamıştır. Sofistler, onun için presokratik değildir. Sofistler, diyalektiğin kaynaklarını felsefi olmayan bir biçimde kullansalar da, onlar da Sokrates gibi, diyalektik felsefeden gelmişlerdir.

Şu var ki, presokratik felsefenin bu şekilde fizik olarak karakterize edilmesi, bu felsefeye Sokrates sonrasında da bir gelecek kazandırmıştır. Burada Aristoteles’in fizikçilerle bütün yazıları boyunca takip edilebilecek kesintisiz diyalogunu sunmak mümkün değil. Bu kesintisiz diyalog, fizikçilerin tezlerini diyalektik sonrası bir bağlama yerleştiriyor ve bu bağlam muhtemelen bu tezlerin ruhunu da değiştiriyor. Aristoteles’in ‘yeniden inşa’sına yönelik eleştiriler buradan kaynaklanıyor. Yine de Aristoteles’in historiyografisi tarihsel değil felsefidir. Bununla birlikte, presokratiklere atfedilen bu “fizikçi” kimliğinden şüphe etmeli miyiz? Phaidon’da Sokrates’çe dile getirilen platoncu eleştiriye karşı presokratikleri savunmanın felsefi bir ehemmiyeti var: “fizikçi” unvanı bu filozoflar için bugün hala prestijli bir unvan. Yakın zamanda, teorik fizik alanında çalışan bir araştırmacı Anaksimandros’a, zamanının yaygın kabullerinden bir kopuş niteliğinde olan ve bu isme layık ilk fizik teorisinin keşfini atfedebilmiştir. Gerçekten de, Anaksimandros, Yer’i gökyüzünde “süzülür” şekilde düşünen ilk filozoftur: gökyüzü yalnızca Yer’in üzerinde değildir; Yer’i bütünüyle çevrelemiştir. Bu fikir, Yer’e bir kolon ya da tosbağa gibi katı bir destek atfeden daha önceki bütün temsillere aykırıdır[26]. Bu, Sokrates’in Phaidon’da “havayı da ona [Yer] destek olması için alta yerleştiriyor” diye tarif ettiği düşünür için kayda değer bir iade-i itibardır.

Fransızcadan çeviren: Refik Güremen



[1] Berlin, Weidmann. Diels hayattayken başka baskıları yapılmıştır (1906-10, 1912, 1922). Son baskıya bir Namen und Stellenregister eklemiş, Walter Kranz ise bir Wortregister ile katılmıştır. 1934-37 ve 1951-52 baskıları W. Kranz tarafından güncellenmiştir. Eserin “Diels-Kranz” diye alıntılanması burada gelir. Kant’in hasımlarından Eberhard, ‘presokratikler’ tabirini 1788’te bir felsefe tarihi kitapçığında kullanmıştı.

[2] Üeberweg de "pre-atik felsefe" tabirini önermişti, bkz. Grundriβ der Geschichte der Philosophie I Die Philosophie des Altertums (Berlin, Mittlrer, 1926 ; 1863 ilk baskı).

[3] H. Cherniss, Aristotle’s Criticism of Presocratic Philosophy, [1935], New York, Octagon Books, 1964.

[4] A. Brancacci, "Introduction", s. 8, M. Dixsaut, A. Brancacci, Platon , source des Présocratique (Paris, Vrin, 2002) icinde.

[5] Jaulin’in başvurduğu çeviri: Aristote, Topiques, I, 2 (101a34-b4), çev. J. Brunschwig, Paris, Belles Lettres, 1967.

[6] Burada M. Frede tarafından yapılan bir ayrımı alıyorum, bkz. "Doxographie, historiographie philosophique et historiographie historique de la philosophie", Revue de Métaphysique et de Morale, özel sayı, "La doxographie antique", 1992, sayı 3.

[7] Diogenes Laertios, Vies et doctrines des Philosophes illustres (Paris, Livre de poche, 1999). Hayatı üzerine ve tam olarak hangi tarihlerde yaşadığı hakkında bilgi sahibi değiliz. Alıntı yaptığı felsefecileri ve değinmediklerini göz önüne alarak III yy.’nin ilk yarısında yaşamış olabileceği düşünülüyor. M. O. Goulet-Cazé, Laertios hakkında şöyle yazıyor: "Diogenes seçkin bir felsefeci değildir ama daha ziyade derin bilgisi olan bir felsefe tarihçisidir."

[8] D.A., I, 2, 403b 20-24.

[9] Metafizik, A, 7, 988a 19-24.

[10] Fizik, I, 2, 184b 15-22.

[11] Bkz.A 4, 985b 15-19.

[12] Metafizik, H, 2, 1042b 9-13.

[13] Metafizik, Λ, 1, 1069a 18-30.

[14] Met., N, 4, 1078b28-34 ; ayrıca bkz. A, 6, 987b 1-12.

[15] Phaidon, 97 c-d.

[16] Ibid., 98b-99e.

[17] 99b.

[18] 99a-c.

[19] Met., A, 5, 987a2-14

[20]Metafizik, A, 991b 3-8.

[21] Ibid., 992a 24-b9.

[22] Fizik, II, 1, 192b 22.

[23] Bkz. Oluş ve Yok oluş., II, 9, 335b 7-20.

[24] Oluş ve Yok oluş., I, 2, 315a 29-b1.

[25] Ibid., I, 7, 323b10 ; I, 8, 325a1.

[26] Carlo Rovelli, Anaximandre de Milet ou la naissance de la pensée scientifique (Paris, Dunod, 2009).