Mantık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mantık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2009 Pazar

Kategoriler 2 - Topiklerden Önce Gelenler

Aristo’nun Kategoriler kitabının geleneksel olarak mantık kitaplarının ilki olarak okunduğunu, ama bu geleneksel yorumun ciddi sorunlara yol açtığını gördük. En temel iki sorun, Kategoriler’deki bazı bölümlerin bu okumayla açıklanamaması ve Birinci Analitikler’de geliştirilen formel mantığın kendisinden önce gelecek bir kategoriler kuramına ihtiyaç duymamasıydı. Mantık metinlerine ilişkin başka bir yorum, hatta başka bir sıralama mümkün mü?
Bu soruya yanıt verebilmek için Kategoriler diye bilinen kitabın asıl adının bu olup olmadığıyla ilgili tartışmaları anımsayalım. Helenistik dönem yorumcuları için bir yapıtın sahici olup olmadığını (yani gerçekten metnin yazarı olarak kabul edilen kişi tarafından yazılıp yazılmadığını) ve asıl adının ne olduğunu bilmek önemli bir tartışma konusuydu. Kategoriler için de birçok başka ad öneriliyordu: On Kategori ya da On Cins Üzerine, Varlığın On Cinsi Üzerine ya da Varlık Cinsleri Üzerine, Yerlerden Önce Gelenler ya da Topiklerden Önce Gelenler bu adların başlıcaları. Ayrıca Diogenes Laertios’un sunduğu listede hangi mantık kitabına karşılık geldiği tam belli olmayan başka adlar var:
Bilimler Üzerine, bir kitap; Eristik Sorunlar Üzerine, iki kitap; Eristik Sorunların Çözümleri, dört kitap; Sofistik Bölümlemeler, dört kitap; Karşıtlar Üzerine, bir kitap; Türler ve Cinsler Üzerine, bir kitap; Özgülükler Üzerine, bir kitap; Bilim Üzerine, bir kitap; Bölümlemeler, on yedi kitap; Bölümleme Üzerine, bir kitap; Soru ve Yanıt Üzerine, iki kitap; Eristik Öncüller, bir kitap; Tasımlar, bir kitap; Birinci Analitikler, sekiz kitap; İkinci Büyük Analitikler, iki kitap; Yöntem Kuramları, sekiz kitap; Topiklerin Başına Konmuş Tanımlar, yedi kitap; Tasımlar, iki kitap; Tasım ve Tanımlar, bir kitap; Topiklerden Önce Gelenler, bir kitap; Tanımlarla İlgili Topikler, iki kitap; Bölümleme Üzerine, bir kitap; Çürütmeler, iki kitap; Öncüller, bir kitap; Çürütme Savları, yirmi beş kitap; Yöntem Üzerine, bir kitap; Kategoriler, bir kitap; Yorum Üzerine, bir kitap (Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, V, 22-27).
Retoriğin alanına giriyor gibi gelen adları eklersek liste daha da uzar. Ayrıca Diogenes’e bakarak bundan biraz farklı başka listeler de çıkarabilirsiniz. Bunları uzun uzun yazmamın sebebi, bu tür listelerin Aristo okurken ister istemez karşımıza çıkan bir güçlüğü açıkça göstermesi. Aristo’nun yapıtları ölümünden uzun bir süre sonra milattan önce birinci yüzyılda Rodoslu Andronikos tarafından düzenlenip sıraya konmuş. Bugün Aristo metinleri için temel referans kabul edilen ve 19. yüzyılda hazırlanmış Bekker edisyonu da ister istemez ana hatlarıyla Andronikos’un düzenlemesini koruyor. Dolayısıyla Aristo’nun kitaplarını tam olarak hangi sırayla yazdığını, Andronikos’un metinleri düzenlerken farklı kitapları birleştirip birleştirmediğini bilemiyoruz. Diogenes Laertios’un listesinin avantajı şu: bu listedeki kitap adlarını Aristo’nun bugün bilinen kitaplarıyla karşılaştırarak Aristo metinlerinin Andronikos’un müdahalesine maruz kalmadan önce neye benzedikleri hakkında fikir yürütebiliriz. Örneğin elimizdeki mantık kitaplarını yukarıdaki listeyle karşılaştırınca ilginç bir sonuca ulaşıyoruz: Diogenes’in listesindeki yapıtların büyük kısmının bugün bildiğimiz yapıtlarla neredeyse hiç ilgisi yok! Bu durumu birkaç farklı şekilde açıklamak mümkün:
1) Diogenes’in listesindeki bazı adların bugün kaybolmuş yapıtlara karşılık geldiğini söyleyebiliriz.
2) Bazı adların aynı yapıta verilmiş farklı adlar olduğunu söyleyebiliriz.
3) Bazı adların elimizdeki yapıtların bir kısmına karşılık geldiğini söyleyebiliriz.
4) Bazı adların elimizdeki birkaç yapıtın birleştirilmesinden oluşan yapıtlara karşılık geldiğini söyleyebiliriz.
1 ve 2 hakkında Aristo’nun eldeki metinlerine bakarak çeşitli spekülasyonlar yapmak mümkün. 3 ve 4 ise Andronikos’un (ve büyük olasılıkla başkalarının da) müdahalesiyle açıklanabilir ancak.
Kategoriler’e dönecek olursak, bu kitap Diogenes’in listesinde yer alıyor. Ayrıca bu metin için önerilen adlardan biri olan Topiklerden Önce Gelenler de bu listede var. Listede yer almayan Varlık Cinsleri Üzerine ise görünüşe göre Plotinos’a dayanıyor (Dokuzluklar, VI, 1). O halde asıl soru şu: Kategoriler diye bilinen metnin gerçek adı Topiklerden Önce Gelenler olabilir mi? Bu ilk bakışta sanılabileceği gibi ikincil bir soru değil. Çünkü soruya evet diye yanıt verirsek, geleneksel yorumun aksine “Kategoriler”in Analitikler'e yani formel mantığa değil, Topikler’e yani diyalektiğe bir giriş olduğunu da kabul etmiş oluruz.
Analitikle diyalektik arasında ne fark var? Mantığın analitik denen kısmı doğru öncüllerden sonuçlar çıkaran akıl yürütmeleri ele alıyor, diyalektik neden kısmı ise olası öncüllerden sonuçlar çıkarmanın nasıl mümkün olduğunu araştırıyor. Başka bir deyişle analitik kısım zorunluluğun alanına ait bilgileri incelerken diyalektik kısım olasılığın alanına ait, yani tartışmalı bilgileri inceliyor. Analitikler’i okurken gözümüzde canlanan şey yavaş yavaş araştırma nesnesini daha iyi kavrayan, araştırmasını kesin bir bilgiye dönüştüren yalnız bir bilim adamı (İkinci Analitikler, I, 10, 76b 24-25). Topikler’i okurken gözümüzde canlanan şey kesin olmayan konularda tartışan, birbirlerini çürütmeye çalışan insanlar: etrafına toplananları sorularıyla köşeye sıkıştıran, bir şey bilmediklerini gösteren Sokrates, onunla başa çıkabileceklerini sanan gençler, sahte argümanlarıyla karşılarındakileri aldatmaya çalışan sofistler, retorikçiler, politikacılar vb. Geleneksel sıralamada Aristo mantığının beşinci yapıtı olarak sunulan Topikler işte bu tartışmalı ortamla ilgili. Yapıta bu adın verilmiş olmasının sebebi onun uzun uzun topos’ları (“yerleri”) incelemesi, yani diyalektik tartışmalarda bir tarafın bir tezi savunurken, diğer tarafın da onu çürütmeye çalışırken kullandıkları genel akıl yürütme şemalarını incelemesi.
Kategoriler mantığın analitik kısmına değil de diyalektik kısmına bir giriş olabilir mi? Çağdaş Aristo yorumcuları bu soruya olumlu yanıt verme yönünde bir eğilime sahipler. 2002’de Kategoriler’i Fransızcaya çeviren R. Bodéüs çevirisine yazdığı uzun sunuşta bu görüşü savunuyor. 2007’de Kategoriler’i tekrar Fransızcaya çeviren P. Pellegrin ve M. Crubellier de aynı görüşü paylaşıyor. (Aslında Bodéüs’le Pellegrin-Crubellier arasında farklar var. Bodéüs Kategoriler’in şu anda elimizde olan Topikler’e değil, belki kaybolmuş ya da hiç yazılmamış olan bir tanımlar topiğine giriş olduğunu savunuyor. Diogenes’in listesinde de Tanımlarla İlgili Topikler diye bir yapıt var zaten. Ama bu yorum farkları bizim için çok önemli değil.) O halde asıl sorun şu: bu yeni yorum Kategoriler’le ilgili geleneksel yorumun yol açtığı iki güçlüğü çözmeyi sağlar mı?
1) Geleneksel yorumun yol açtığı güçlüklerden biri formel mantığın önermelerin terimlerini inceleyecek bir kategoriler kuramına ihtiyaç duymamasıydı. Kategoriler topiklere giriş olarak okunduğunda bu sorun kendiliğinden çözülmüş oluyor. Kategoriler kuramı formel mantığa giriş değil diyalektik tartışmalara giriş.
2) İkinci güçlük şuydu: Kategoriler önermenin terimlerinin incelenmesi olarak okunduğu zaman metindeki bazı pasajlar açıklanamıyordu. Bu sorun da yeni yorumla büyük ölçüde çözülüyor. Örneğin metnin başındaki tek-anlamlı, çok-anlamlı ve türemiş adlar ayrımı. Bu ayrımın formel mantıkla bir ilgisi yok, ama diyalektik tartışmalar için vazgeçilmez bir ayrım. Diyalektik tartışmalarda sofistlerin karşı tarafı ikna etmek için en sık başvurdukları yol çok-anlamlı bir sözcüğü tek-anlamlı gibi göstermek. Çokanlamlılığı tekanlamlılıktan ayırırsak sofistlerin birçok argümanına yanıt verebiliriz. Kategoriler kuramı da diyalektik tartışmalarda işlevsel bir role sahip. Şöyle akıl yürüten bir sofist düşünelim: “Demin Sokrates yürüyordu. Şimdi yürümüyor. Yürüyen Sokrates’le yürümeyen Sokrates aynı olmadığına göre Sokrates kendi kendisiyle aynı değil. Sokrates hem kendisi hem başkası” vb. Platon’un diyalogları buna benzer örneklerle dolu. Kategorileri birbirinden ayırmak bizi bu tür bir akıl yürütmenin tuzağına düşmekten kurtarıyor. Sokrates töz kategorisine ait; yürümek, yürümemek etkinlik kategorisine ait. Bir şeyin o şey olmaktan çıkması için tözünün değişmesi gerek. Töz farklı etkinlikleri gerçekleştirirken aynı kalmayı sürdürür. Dolayısıyla Sokrates yürürken de yürümeyi bıraktığında da aynı Sokrates. Kategoriler’in sonundaki karşıtlıkla, öncelik ve “eşzamanlılıkla”, değişim ve sahip olmayla ilgili bölümler de aynı şekilde diyalektik tartışmalarda işimize yarayabilir. Topikler bu kavramların tartışmalarda nasıl kullanılacağıyla ilgili örneklerle dolu.
O halde Kategoriler’i diyalektik tartışmalar için bir giriş olarak okumak geleneksel yorumdan kaynaklanan sorunları çözüyor. Kategoriler’in (ya da Topiklerden Önce Gelenler’in) Aristo mantığı içindeki yeri bu şekilde netleşmiş oluyor. Ama kategoriler kuramıyla ilgili bir başka sorun daha var. Bu kuram yalnızca Aristo’nun mantıkla ilgili metinlerinde karşımıza çıkmıyor. Metafizikle, doğa bilimiyle, hatta etikle ilgili metinlerde de Aristo kategorilerden söz ediyor. Başka bir deyişle kategoriler yalnızca diyalektik tartışmalarda işe yarayacak kavramsal aygıtlar değil, Aristo’nun neredeyse tüm yapıtlarında karşımıza çıkan ontolojik ayrımlar. O zaman sorun şu: kategoriler mantıksal/dilsel mi, yoksa ontolojik mi? Ya da: mantık metinlerinde sözü edilen kategorilerle diğer metinlerdeki kategoriler aynı kategoriler mi?

6 Haziran 2009 Cumartesi

Kategoriler 1 – Aristo'nun Kategoriler Kitabını Çöpe mi Atalım?

Kategoriler denen kitap, Aristoteles’in mantık metinlerinin ilki. Daha doğrusu öyle olduğu düşünülüyor, çünkü Aristo’nun yapıtlarını hangi sırayla yazdığı ya da bunların hangi sırayla okunmasını istediği bilinmiyor. “Ne önemi var?” diyebilirsiniz. Metinlerin hangi sırayla okunduğunun ne önemi var gerçekten? İlk bakışta metinlerin yazılış, özellikle de okunuş sırasını bir sorun haline getirmek dogmatik bir tavırmış gibi geliyor. İnsanın gözünün önünde hemen “sen onu okusan da anlamazsın, en iyisi önce şunu oku” diyen sevimsiz bir hoca beliriyor.
Aristo’nun mantığı söz konusu olunca durum o kadar basit değil ama. Değil çünkü epeyce köklü (aşağı yukarı iki bin yıllık!) bir gelenek Aristo’nun mantık yapıtlarını sıraya dizmiş ve bugün de bu kitapları genelde aynı sırayla okumaya devam ediyoruz. Dogmatizm alışkanlık ya da gelenek haline gelince görünmez oluyor, doğallaşıyor. Kitapların sırası bu geleneğin varsaydığı haliyle şu: Kategoriler, Yorum Üzerine, Birinci Analitikler, İkinci Analitikler, Topikler ve Sofistlerin Çürütmeleri. Bu sıralama, “Aristo mantığı” denen şeyin bütüncül bir okumasına dayanıyor ve sağlamlığı da buradan geliyor. Bu bütüncül okumayı şöyle özetleyebiliriz:
1) Önce Kategoriler’i okumak gerek çünkü bu kitap tek tek sözcükleri, başka bir deyişle dilin en küçük anlamlı parçalarını ele alıyor, bunların özelliklerini inceliyor. “Sokrates”, “insan”, “ölümlü” gibi dil atomları bunlar.
2) Sonra Yorum Üzerine’yi okumak gerek çünkü bu kitap sözcüklerin oluşturduğu önermeleri ele alıyor. “Sokrates insandır.”, “Her insan ölümlüdür.” gibi önermeler.
3) Sonra Birinci Analitikler’i okumak gerek çünkü bu kitap önermelerin bir araya gelmesiyle oluşan akıl yürütmeleri, her şeyden önce de Aristoteles’in tasım adını verdiği belli bir akıl yürütme tarzını ele alıyor. “Her insan ölümlüdür, Sokrates bir insandır, öyleyse Sokrates ölümlüdür.” gibi tasımlar.
4) Sonra İkinci Analitikler’i okumak gerek çünkü burada bilimsel tasım denen şey, yani doğru öncüllere, sonuçtan daha iyi bilinen ve ona götüren, onun nedeni olan öncüllere dayanan, dolayısıyla da bilim değeri taşıyan akıl yürütmeler inceleniyor (lafı uzatmamak için buna ve sonraki kitaplara örnek vermeyelim şimdilik).
5) Sonra Topikler’i okumak gerek çünkü bu kitap bu sefer bilimsel olmayan tasımları, diyalektik tartışmalarda kullanılan ve doğru değil de olası öncüllere dayanan tasımları inceliyor.
6) Son olarak da Sofistlerin Çürütmeleri’ni okumak gerek çünkü bu kitap sofistlerin kullandıkları akıl yürütme tarzlarını, yani doğru ya da olası öncüllere dayanmayan tasımları inceliyor.
Bu sıralamanın neden köklü bir geleneğe dönüştüğünü görmek kolay. Her kitabın kendinden sonra gelen kitabın anlaşılmasını olanaklı kıldığı, kendinden önce gelen kitabı varsaydığı bir sıralama bu. Özetle Kategoriler Aristo mantığının ilk kitabı, çünkü onu okumadan diğer kitapları okumak, anlamak olanaksız. Yorum Üzerine ikinci kitap, çünkü onu anlamak için Kategoriler’i okumuş olmak gerek ve onu okumadan sonraki kitapları okumak, anlamak olanaksız, vb.
Öte yandan burada bir başka şey daha dikkati çekiyor. İkinci Analitikler mantığın doruk noktasını oluşturuyor gibi. Kitaplar önce gelişerek ilerliyor, adeta yükselişe geçiyor. İlk dört kitap boyunca sözcüklerden önermelere, önermelerden tasımlara, alelade tasımlardan bilimsel tasımlara yükseliyoruz. Ama beşinci kitapla düşüş de başlıyor: bilimsel tasımdan diyalektik tasıma, diyalektik tasımdan sofistlerin kullandığı sahte tasımlara düşüyoruz. Aristo yorumcularının bir kısmına göre, düşüş burada da durmuyor, Retorik ve Poetika denen kitaplar bu geleneksel sıralamaya eklenip mantığın son iki kitabını oluşturuyor ve düşüşün son noktasına karşılık geliyor. Mantığın doruk noktası, yükselişin uç noktası bilimi inceleyen İkinci Analitikler; mantığın dibi, düşüşün sonu ise şiirsel dili inceleyen Poetika! Hatta Platon’la Aristo’nun felsefelerini uzlaştırmaya çalışan Farabi bu yükselişi ve düşüşü Platon’un Devlet diyalogundaki mağara alegorisine benzetmiş. Mağarada, zincire vurulmuş halde gölgeleri izleyen kişi sözcüklerden tasımlara, oradan da bilime yükselerek mağaranın dışına çıkıyor, diyalektik, retorik ve şiirle mağaranın karanlığına tekrar dönüyormuş.
Ama bu okuma, özellikle Kategoriler söz konusu olduğunda göründüğü kadar sorunsuz değil. Kategoriler’in yeriyle ilgili birçok sorun var aslında. Yalnızca bunların iki tanesine bakalım:
1) Kategoriler sadece kategorilerden, yani dilin en küçük anlamlı birimlerinden söz etmiyor. Metinde kategorilerle hiç ilgisi olmayan bölümler var. Aristo, sözü kategorilere getirmeden önce, eşadlı (ya da çokanlamlı), eşanlamlı (ya da tek-anlamlı) ve türemiş sözcüklerden söz ediyor. “Bunlar sözcüklerle ilgili olduğu için konu dışına çıkmış sayılmayız” diyebilirsiniz. Ama bunun hemen ardından “bir şeyin içinde olmak”la “bir şey hakkında söylenmek” arasında tuhaf bir ayrım yapılıyor ve bu ayrım anlaşılması oldukça zor dörtlü bir sınıflandırmada kullanılıyor. Ama belki de açıklaması en zor olan şey şu: metin kategorilerin hepsini değil bir kısmını inceledikten sonra birdenbire karşıtlıktan, öncelik ve “eşzamanlılıktan”, değişimden ve sahip olmadan söz etmeye başlıyor. Bunların konuyla ne ilgisi var?
2) Aristo’nun formel mantığı bulan ilk kişi olduğu söylenebilir. Birinci Analitikler, yani sıralamada sözcüklerin ve önermelerin incelenmesinden sonra gelen kitap aslında bir formel mantık kitabı. Ama lisede mantık dersi almak zorunda kalanların anımsayacağı gibi formel mantık sözcüklerin incelenmesiyle başlamıyor. Tasımları incelemek için önce sözcükleri, yani önermenin terimlerini incelemek zorunda değiliz. Terimleri incelemek bir yana, onların yerine Aristo’nun da yaptığı gibi simgeleri, mesela a, b, c ya da x, y, z gibi harfleri geçirebiliriz. Zaten formel mantık bu yüzden formel. O halde Birinci Analitikler Kategoriler’i varsaymıyor. Kategoriler’i okumadan da Aristo mantığı öğrenmek mümkün.
İlk sorunu çözmek görece kolay sayılabilir. Antikçağ yorumcularından bazılarının da yaptığı gibi Kategoriler’in son bölümünün aslında kitabın bir parçası olmadığını, ona sonradan eklendiğini düşünebiliriz. Ama ilk kez Jonathan Barnes’ta karşılaştığım, büyük olasılıkla ondan önce başka yorumcuların da işaret ettiği ikinci sorunu çözmek epeyce zor. Tasımları incelemek için kategorileri incelemiş olmaya gerek yoksa Kategoriler neden Aristo mantığının ilk kitabı olsun?
Aristo’nun Kategoriler’ini çöpe mi atalım o halde? Ya da yazıktır deyip çöpe atmayacaksak en azından mantığın dışına mı atalım? Yoksa mantık yapıtları için başka bir sıralama önermek mümkün mü?

Mantık Felsefenin Parçası mı, Aracı mı?

Antik Yunan’da (özellikle Helenistik dönemden itibaren) bir felsefe öğrencisi doğa bilimi ya da etik gibi konulara girmeden önce mantık öğrenmek zorundaydı. Çünkü sağlam akıl yürütmeler yapmayı öğrenmeden herhangi bir alanda akıl yürütmeye kalkışmak felsefe öğrencisini hatalı çıkarımlar yapma tehlikesiyle karşı karşıya bırakabilirdi. Felsefe metinlerinin hangi sırayla okunması gerektiğini de bu zorunluluk belirliyordu: bir filozofun önce mantık yazılarını okumamız gerek, yoksa onun diğer metinlerini anlayamayız. Bu okuma yöntemi genel olarak Antik Yunan’ın tüm felsefe metinleri için geçerli gözükse de özellikle Aristoteles’i okurken işlerlik kazanıyordu. Çünkü eldeki en kapsamlı mantık yapıtı Aristo’ya aitti. Hatta başka filozofları, mesela Platon’u okuyup anlamak için de önce Aristo mantığı okumuş olmak gerekiyordu. Bu yaklaşım bir okuma yöntemi olarak oldukça tutarlı görünüyor. Ama mantığın (ya da diyalektiğin) felsefenin diğer alanları karşısındaki bu önceliği, bu kapsayıcılığı mantığın felsefenin bir parçası olduğu anlamına mı geliyor? Mantık felsefenin bir parçası, felsefe etkinliğinin ilk adımı mı, yoksa yalnızca felsefi araştırmalar için değil tüm söylemsel etkinlikler için de gerekli olan, dolayısıyla felsefeye dışsal bir alan mı?
Aslında “mantık” sözcüğünün yaygınlık kazanması da mantığın felsefenin bir parçası olarak görülmesi de büyük ölçüde Stoacılarla başlıyor. Stoacılar felsefeyi mantık, etik ve doğa bilimi olarak üçe ayırıyorlardı (bkz. Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, VII, 39-41). Felsefeyi kabuğu mantık, beyazı etik, sarısı da doğa bilimi olan bir yumurtaya benzetmişlerdi (bazıları da yumurtanın sarısını etiğe, beyazını doğa bilimine benzetiyordu). Ya da: onu saran çitin mantık, ağaçların doğa bilimi, meyvelerin de etik olduğu bir bahçeye. Ya da: kemik ve sinirleri mantık, etli kısımları etik, ruhu da doğa bilimi olan bir canlıya…
Üç benzetmede de mantık felsefenin bir parçası olarak görülüyor. Ama ilk iki benzetmede mantık felsefenin bir parçası olduğu kadar ona dışsal kalmayı da sürdürüyor gibi. Kabuk bir bakıma yumurtanın parçası, ama yumurtayı korumaya yaradığına göre ona dışsal kalan bir yanı da var. Aynı şey bahçe-çit ilişkisi için de geçerli. Özetle ilk iki durumda mantığın felsefeyle ilişkisinde paradoksal bir yan var: mantık felsefenin hem parçası hem sınırı gibi. Bazı Stoacılar bu parçaların birbirlerinden o kadar da ayrı olmadığını, tersine hepsinin iç içe olduğunu söylüyorlar. Felsefeyi bir canlıya benzeten son analojinin diğerlerine üstünlüğü de burada yatıyor belki: mantığı felsefeye sağlamlık kazandıran, ama kısmen ona dışsal kalan bir kabuk, koruyucu bir çit olarak görmektense onu felsefenin iskeleti haline getirmek, ya da Deleuze’ün dediği gibi yumurtayı kırıp her şeyi birbirine karıştırmak (bkz. Anlamın Mantığı, yirminci dizinin başı). Ama bu durumda da felsefenin parçalarından söz etmek büsbütün anlamsızlaşmıyor mu?
Sorun nereden kaynaklanıyor? Bir yandan, felsefenin diğer alanları gibi mantığın da kendi konusu var. Kabaca söylersek, doğa bilimi dünyayı, etik insan yaşamını, mantık da evet aklı (daha doğrusu söylemin kurallarını) inceliyor. Diğer yandan mantık kendi konusuyla sınırlı kalmayıp felsefenin diğer alanlarını da belirliyor, ama mantığın uygulandığı alan gitgide genişledikçe konusu da belirsizleşiyor. Bu durumda mantık, ister koruyucu bir kabuk olarak ister iskelet olarak görülsün, felsefenin diğer alanlarına hiç benzemiyor; onlar gibi belirli bir konusu hem var hem yok.
Felsefenin Stoacı bölümlenişi korunduğu sürece mantık da bu belirsizlikten çıkamayacak gibi görünüyor. Aristoteles’te (örneğin Metafizik’in E kitabının başlarında) başka bir bölümlemeyle karşılaşıyoruz. Aristo, önce felsefenin insan istenci ve etkinliğiyle ilgili olan kısmını teorik kısımdan ayırıyor, sonra da teorik kısmı matematik, doğa bilimi ve ilk felsefe (ya da teoloji) olarak üçe bölüyor. Her teorik kısmın kendine özgü, ayrı bir konusu var. Felsefenin kısımlarının her biri diğerlerinden kendine özgü konusuyla ayırt ediliyor. Stoacıların sınıflandırmasıyla Aristo’nunkini yan yana koyduğumuzda ilk göze çarpanlar şunlar:
1) Aristo felsefeyi üçe değil ikiye bölüyor. Mantıktan, etikten ve doğa biliminden değil insan işleriyle ilgili kısımdan ve teorik kısımdan söz ediyor. Dolayısıyla Aristo’nun sınıflandırmasında mantığa hiç yer verilmiyor!
2) Aristo’nun sınıflandırması Stoacılarınki gibi tek aşamalı değil iki aşamalı. Doğa bilimi ilk aşamada değil ikinci aşamada, üç teorik bilimden biri olarak ortaya çıkıyor. (Aynı şey etik için de geçerli. Etik de insan işleriyle ilgili kısmın bölümlenişinde, yani yine ikinci aşamada ortaya çıkacak.) Ama mantığın ikinci aşamada da yeri yok.
O halde Antik Yunan’dan bize kalan en kapsamlı mantık yapıtının yazarı Aristo mantıkla felsefe arasındaki ilişkiyi nasıl görüyor? Ne anlıyor Aristo “mantık” deyince? Hiçbir şey çünkü Aristo mantıktan söz etmiyor! “Mantıksal” (logikos) ya da “mantıksal olarak” (logikôs) ifadelerini kullandığı oluyor, ama bambaşka bir anlamda. Kötüleyici anlamda, karşısındakini soyut düşünmekle suçlamak için kullanıyor bu sözcükleri. Örneğin Platoncuların İdealar kuramını “mantıksal [yani soyut] ve boş” bulduğunu söylüyor. Mantık sözcüğünü bu şekilde kullanan bir filozofun felsefenin farklı alanlarını sınıflandırırken mantıktan söz etmemesi de şaşırtıcı değil bu durumda. Mantık sözcüğü mantığı felsefenin bir parçası olarak gören Stoacılarla birlikte yaygınlık kazanıyor az önce gördüğümüz gibi.
Ama eskiden beri Aristo mantığına verilen başka bir ad daha var: Organon ya da alet, aygıt, araç, biyolojik anlamda organ. Bu da Aristo’nun mantık için kullandığı bir sözcük değil. Ama onun mantığı neden felsefenin bir parçası olarak görmediğini açıklayabilecek, “Aristocu” bir sözcük. Felsefenin bölümlenişinde mantığa yer yok, çünkü mantık felsefenin parçası değil zorunlu bir aracı.
Araçtan ne anlamak gerek? Felsefenin aracı felsefenin yöntemi mi demek? Bunun yanıtını Hayvanların Parçaları’nın ilk satırları veriyor. Aristo burada bilimle paideia’yı, bilimsel bir bilgiye sahip olmakla eğitimli olmayı birbirinden ayırıyor. Eğitim sahibi kişi mantık ya da diyalektik eğitimi de almış olduğu için bilimsel bir söylemdeki akıl yürütmelerin doğruluğu ya da yanlışlığı üzerine yargıda bulunabilecek biri, ama o alanda uzman değilse yapabileceği bununla sınırlı. Akıl yürütmelerin kaynağındaki öncülleri de değerlendirebilmesi için o bilimi öğrenmesi gerek çünkü. Başka bir deyişle mantık bilgisine sahip biri hiçbir alanda uzman olmasa bile bir alanın iç tutarlılığını kavrayabilir. Ama mantık felsefenin parçası, hatta yöntemi sayılamaz, çünkü felsefenin her alanı kendi konusuna uygun bir yöntem geliştirmek zorunda. Doğa biliminin yöntemini doğa bilimci, matematiğin yöntemini matematikçi belirliyor mantıkçı değil. Ama bu yöntemler mantığın belirlediği genel kurallara uymak zorunda olduğu için mantık bilen kişi o alandaki araştırmanın tutarlılığını formel açıdan kavrayabilir.
Mantığı felsefenin bir parçası olarak gören Stoacıların bir tür paradoksla karşılaştıklarını, onlar için mantığın belli bir konusunun hem olduğunu hem olmadığını söylemiştik. Şimdi paradoksu çözebiliriz. Felsefenin her bir alanı sınırları belli bir konuya sahip, oysa mantık tüm bu alanları kapsayacak şekilde evrensel. Bu yüzden mantık felsefenin bir parçası değil ve belli bir konusu yok (mantık “psikolojinin” yaptığı gibi “psikolojik” bir nesne olarak ilgilenmiyor akılla, genel olarak akla dayalı söylemin kurallarıyla ilgileniyor). Ama bu bir paradoks oluşturmuyor, çünkü felsefi araştırmanın kısmiliği ya da sınırlılığıyla mantığın kapsayıcılığı ya da evrenselliği aynı düzlemde değil. Mantık formel bir evrenselliğe sahip. Bu evrensellik felsefenin tüm alanlarını (ve başka alanları) formel olarak belirliyor, ama alanların konularının ne olacağını, bu konuların hangi yöntemle araştırılacağını belirlemiyor. (Stoacılarda mantıkla ilgili olarak karşımıza çıkan paradoks Aristo’da mantıktan çok metafizikle, varlık olarak varlığı inceleyen ilk felsefeyle ilgili olarak ortaya çıkıyor aslında. İlk felsefenin belli bir konusu hem var hem yok gibi.)
Son söz: 6 Mart 1942 tarihli bir köşe yazısında Peyami Safa felsefe terimleri komisyonunun önerdiği öz-Türkçe karşılıkları tek tek eleştirirken mantığın “usdeyi” olarak Türkçeleştirilmesine de karşı çıkmış: “Mantık karşılığı olarak bulunan ‘usdeyi’ komisyonun aklınca ‘akıl dili’ manasındadır. Fakat mantık aklın dili değil, sadece mekanizması olduğuna göre bu kelime de soğuk ve yanlıştır” (Osmanlıca, Türkçe, Uydurmaca, “Ayıptır, Arkadaşlar Ayıp”, s. 114). Aynı itiraz Aristocular tarafından Stoacılara yöneltilemez mi? Mantık felsefenin parçası olarak görülemez, çünkü mantık “aklın dili değil sadece mekanizmasıdır”.